Anasayfa / Genel / Arkayazı / 2000’li yılların başında TÜRKİYE-ABD İLİŞKİSİ

2000’li yılların başında TÜRKİYE-ABD İLİŞKİSİ

arka-logo

Temmuz’da gerçekleşen darbe girişiminin ardından, Türkiye’de “eksen kayması” tartışmaları yeniden başladı. Darbe girişiminin arkasında ABD’nin olması, AKP içinde bile ABD karşıtlığını had safhaya ulaştırdı. Kitlelerde zaten her dönem varlığını koruyan anti-ABD’cilik, daha yaygın ve keskin bir hal aldı.

Aynı günlerde Rusya ile kesilen ilişkilerin yeniden kurulması; başta ordu olmak üzere devletin tüm kademelerinden tasfiye edilmeye çalışılan “Avrasyacılar”ın yeniden öne çıkmaları ve “iade-i itibar”la karşılanmaları; Türkiye’nin ABD-AB ekseninden koparak, Rusya-Çin eksenine döneceğine dair düşünceleri kuvvetlendirdi.

15 Temmuz’un Türkiye siyasi tarihinde önemli bir kesit olacağı bugünden bellidir. Fakat bunun bir “kırılma noktası” ya da “yol ayrımı” olup olmayacağı halen muğlaktır. Bugün için diyebiliriz ki, Türkiye’de “eksen kayması”nın zemini, -son 10 yılda gündeme geldiği zamanlardan- çok daha güçlenmiş durumdadır. Ancak halen bir kesinlik yoktur ve “bu pilav daha çok su kaldıracak”tır.

Her şeyden önce ABD-AB blokundan kopmak hiç kolay olamayacaktır. Bu emperyalist güçler, böyle bir durumu engellemek için ellerinden geleni yapacaklardır. Provakasyonlar, siyasi cinayet ve katliamlar, hükümet darbeleri vb… Fakat buradan hareketle Türkiye’nin asla eksen değiştirmeyeceğini düşünmek, son derece yanlıştır. Sadece teorik olarak değil, pratik olarak da bu mümkündür, dahası tarihsel gerçekler bunun örnekleriyle doludur.

Elbette bu süreç çalkantılı, sancılı, zikzaklı geçecektir. Türkiye, yeni bir paylaşım savaşının “merkez”inde yeralmanın ve her iki kamp arasındaki çekişmenin sonuçlarını en ağır şekilde yaşıyor, yaşayacak. Ve bunun asıl yükünü de, işçi ve emekçiler, ezilen halklar çekecek. Irak’ta ve Suriye’de olduğu gibi…

Bunları asgariye indirmenin tek yolu, I. emperyalist savaşta Rusya’da Bolşeviklerin, II. Emperyalist savaşta ise başta Avrupa olmak üzere pek çok yerde komünist ve devrimcilerin yaptığı gibi, proletaryanın önderliğinde anti-emperyalist halk devrimlerini gerçekleştirmektir.

Yayınevimizin Kasım 2012 tarihinde yayınladığı “Değişen Dengeler” adlı kitapta, Osmanlı’dan TC’ye emperyalist ülkelerle kurulan ilişkiler ve bunların savaş dönemlerinde aldığı biçimler üzerine ayrıntılı bir şekilde durulmaktadır. Özellikle I. ve II. Emperyalist savaş döneminde Türkiye’deki klik çekişmeleri, farklı emperyalist blokların arkasında saf tutmalar ve bunun sonuçları gözler önüne serilmiştir.

Yeni bir emperyalist paylaşım savaşının yaşandığı ve bunun asıl olarak bölgemizde yoğunlaştığı bir dönemde, Türkiye benzer bir durumla karşı karşıyadır. Emperyalist savaşlar dönemi, sadece empeyalistler arası çelişkileri değil, onların işbirlikçileri arasında, yani burjuva klikler arasında çelişkileri de had safhaya çıkarmaktadır. Her savaş öncesi ve savaş yıllarında gördüğümüz bu tablo, 2000’li yılların başından itibaren Türkiye’de yeniden yaşanmaya başladı.

Bu meseleye hem ideolojik-siyasi, hem de tarihsel-pratik açıdan nasıl yaklaşmak gerektiğini kavramak için, kitabın tümünü okumakta yarar vardır. Biz burada, yeni emperyalist savaşının başladığı 2000’li yılların başında Türkiye’de keskinleşen klik çekişmelerini ve bunun emperyalist kamplaşmayla olan bağını anlatan bölümü kısaltarak yayınlamakla yetiniyoruz.

 

Giriş

Emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkilerin, emperyalizme bağımlı ülkelere yansıması kaçınılmazdır. Bu genel bir doğru olmanın ötesinde, emperyalistler arası çelişkilerin yeni bir paylaşım savaşını doğuracak kadar keskinleştiği dönemlerde, somut görüngülerle çok daha açık biçimde ortaya çıkar…

2000’li yılların başından itibaren emperyalistler arası çatışmanın geldiği düzey ve bunun bölgemize yansıyan hali, Türkiye’nin dış politikasını olduğu kadar, iç politikasını da belirlemeye başladı. Türkiye’nin dış politikası büyük bir önem kazandı ve tartışmaların odağı haline geldi. İç politikada da burjuva klikler arasındaki çelişkiler, dönemin öne çıkan yanını oluşturdu. Kurumların birbiriyle ve kendi içindeki kavgaları tırmanan bir hal aldı.

İdeolojik argüman olarak “dinci-laik” çatışması şeklinde gösterilen bu kavga, AKP’nin işbaşına geldiği 2002 yılından bu yana giderek şiddetlenen biçimlerle bugünlere ulaştı. Elbette bu, 11 Eylül ile birlikte dünya konjonktüründeki değişimle doğrudan bağlantılıdır…

Bugün hala klik çatışmaları olanca şiddetiyle devam etmektedir. Öyle ki, yaşları ilerlemiş bürokratlar ve gazeteciler bile, burjuva klikler arasında böylesi bir şiddetli çatışmaya daha önce tanık olmadıklarını söylüyorlar. Bu durumu, Osmanlı’nın I. Emperyalist Savaş öncesi iç kaosu ile; Türkiye’nin II. Emperyalist Savaş öncesi izlediği, emperyalist kamplar arasında “denge” politikasının içteki çekişmesine benzetenler çoğaldı. Bu benzetmeler yerindedir. Çünkü her iki emperyalist savaşta olduğu gibi yeni bir paylaşım sürecinin içindeyiz. Demek ki, iki büyük paylaşım savaşı öncesi de, Osmanlı ve ardından Türkiye Cumhuriyeti, benzer sorunlarla ve aynı manzarayla yüzyüze kalmıştır. Bu, Osmanlı ve Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığını; aynı zamanda her dönem birden fazla emperyal gücün, bu topraklarda hakimiyet kurma savaşı verdiğini göstermektedir…

Buna karşın her iki emperyalist savaşta Türk egemen sınıfları, bir blok halinde tek bir emperyalist gücün arkasında yer almamıştır. Böylesi anlarda klikler arası savaşta hangi kesim öne çıkıyorsa, onun tutumu belirleyici olmaktadır. Elbette bunda savaş öncesi geliştirilen ekonomik-siyasi ilişkilerin rolü vardır, fakat herhangi bir emperyalistin son andaki atakları bile, bir çok şeyi değiştirebilmektedir. Sözde “ülkenin çıkarları” adına, her klik, kendi ekonomik-siyasi kazançlarını önde tutmakta, bağlı bulunduğu emperyalist güç lehine “taraf olma”yı dayatmaktadır.  (…)

Kimi dönem belli bir güç, egemenliğini kurmayı, diğerlerini geriye itmeyi başardı. Fakat bu egemenlik, mutlak ve değişmez olmadı. Örneğin Osmanlı’nın duraklama döneminden itibaren -kapitülasyonların da etkisiyle- Fransa, uzun bir süre ekonomik-siyasal-kültürel olarak Osmanlı üzerinde etkin oldu. Sonra İngiltere, Fransa’nın üstünlüğüne son vererek baskın hale geldi. I. Emperyalist Savaş’tan hemen önce ise Almanya, çok hızlı bir atak yaptı; demiryolu yapımı ve silah ticaretinde tekelini kurarak İngiltere’yi geriye itebildi… II. Emperyalist Savaş öncesi Almanya’nın yine üstünlüğü ele geçirdiğini görüyoruz. Fakat bu dönem, öncekinden farklı olarak ABD emperyalizminin de bölgeye ilgisi artmış ve Türkiye ile ilişkileri gelişmişti. II. Emperyalist Savaş sırasında ve sonrasında, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ABD’nin hegemonyası başlayacaktı.

Bütün bu süreçler, bir emperyalist gücün üstünlüğü ele geçirdiği dönemlerde de, diğer emperyalistlerin varlığını koruduğunu ve hegemonya için vargücüyle çalıştığını gösteriyor. Yani birinin üstün gelmesi, diğerlerinin silinmesi, yok olması anlamına gelmiyor. Hatta bir çok kez, adeta “burun farkıyla” biri diğerlerine üstünlük kurabiliyor ve her an bunu kaybetme tehlikesi yaşıyor. I. ve II. Emperyalist Savaş öncesi, her iki emperyalist kampın Osmanlı ve Türkiye üzerindeki kapışmasında, bu durumu somut olarak görebiliriz. Her büyük emperyalist güç, Türkiye üzerinde egemenlik kurma umudunu ve çabasını yitirmeden kavgasını sürdürüyor. Ve bu durum, işbirlikçileri arasında da kıyasıya çekişmeyi beraberinde getiriyor.

II. Emperyalist savaş sonrası, ABD emperyalizminin yarı-sömürgesi haline gelen Türkiye’nin, AB emperyalistleriyle de ekonomik, ticari, siyasi, kültürel ilişkileri sürmüştür. Keza son yıllarda Rusya’yla ve belli düzeyde Çin emperyalistleriyle ilişkileri vardır. Ancak o günden bugüne baskın olan ABD emperyalizmidir. Elbette bunun hep böyle gideceği düşünülemez. Hele ki savaş dönemlerinin kaygan zemininde, varolan durumu korumak hiç kolay değildir. Buna bir de ABD’nin 2000’li yılların başından itibaren irtifa kaybetmesi eklenince, durum daha da belirsizleşmektedir.

Bu tarihsel arka plan, Türkiye’de bugün yaşanan burjuva klik çekişmelerinin ardında yatan nedenleri görmemize yardımcı olmaktadır. Çünkü her iki emperyalist savaş öncesinde klikler arasında çelişkiler iyice keskinleşmiş, darbeler gerçekleşmiş, saray oyunları ve entrikalar had safhaya çıkmıştır. Savaş öncesi belli bir kesimin üstünlüğü ele geçirip, bir emperyalist blokun safında yer aldığı koşullarda bile, hızla saf değiştirebilme, manevra yapabilme durumları yaşanmıştır. Şimdi de benzer bir dönemden geçilmektedir. (…)

Kuşkusuz tarihte hiçbir şey, birbirinin tekrarı değildir. I ve II. emperyalist savaş, nasıl özsel benzerlikler yanında, döneme özgü farklılıklar taşımışsa, yeni emperyalist savaş da farklı özellikler taşıyacaktır. Ancak çağımız ve onun temel özellikleri değişmemiştir… Bize düşen, ML perspektifle geçmişi irdelemek, buradan çıkaracağımız doğru sonuçlarla bugüne ve geleceğe dair öngörülerde bulunmaktır. Ve bu öngörüler ışığında tespitler yapmak, görevlerimizi saptamaktır.

 

11 Eylül sonrası gelişmeler

11 Eylül 2001’de gerçekleşen saldırıların arkasından, ABD “teröre karşı savaş” ilan etti, terörün kaynağı olarak da Afganistan’ı hedefe çaktı. Ancak diğer ülkeler, ABD’yi oyalama yoluna gittiler. Hemen harekete geçmektense zaman kazanmaya uğraştılar. Ancak ABD’nin artık tek başına da olsa harekete geçme kararlılığını gösterdiği noktada, işgalin içinde yer aldılar.

11 Eylül sonrasında Türkiye’nin tutumu da bu yönde oldu. Acele etmeyen, diğer ülkelerin kararını bekleyen bir çizgi izledi. Böyece daha savaşın başında, Türkiye’nin ABD ile birlikte hareket etme konusunda temkinli davranacağı ortaya çıkmıştı. Afganistan işgalinin başlamasının arkasından Irak  gündeme geldiğinde, Türkiye’nin tutumu yine temkinli, yine beklemeyi tercih eden bir tutumdu.

Savaşın başladığı dönem, Türk egemen sınıfları içindeki saflaşmanın daha net biçimde açığa çıktığı bir dönem oldu. Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye teslim edilmesinin arkasından Nisan ‘99’da yapılan seçimlerden sonra oluşturulan Ecevit-Yılmaz-Bahçeli hükümeti, sadece bir koalisyon hükümeti değil, aynı zamanda burjuvazinin farklı kesimlerinin  temsilini sağlayan bir uzlaşma hükümetiydi. Ancak bu uzlaşmada ibre, ABD’ye görece daha uzak bir duruşu ifade ediyordu. Afganistan işgalinin sürdüğü, Irak’ın hedefe çakıldığı dönemde Ecevit’in Saddam’a destek veren tutumu, bunun göstergesiydi. Keza dönemin Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu, görev süresi boyunca hiç ABD ziyareti gerçekleştirmemiş, buna karşın Çin ve Rusya’ya gitmişti. Genelkurmay Sekreteri Tuncer Kılıç “yüzümüzü İran’a, Çin’e dönmeliyiz” diye demeçler veriyordu.

‘91’deki Körfez Savaşı sırasında Özal’ın “bir koyup üç alacağız” propangandası ile cengaverce öne atılışı, ABD’nin hemen arkasında durarak pastadan en büyük payı kapma çabası, 2001 yılında tam tersine dönmüştü.  Elbette ki, ABD bu duruma hemen müdahale etti! Ecevit hastalandı; ‘öldü ölecek’ söylentilerinin eşliğinde ve Kemal Derviş önderliğinde partisi parçalandı; koalisyon hükümeti çatırdadı ve erken seçim kararı bu koşullar altında alındı.

3 Kasım 2002’de gerçekleştirilen seçimin galibi AKP oldu. Aynı günlerde Genelkurmay Başkanlığı görevine gelen isim ise Hilmi Özkök’tü. ABD, devlet yönetiminin en önemli iki kademesini ele geçirmeyi başarmıştı. Yeni kurulan AKP hükümeti, ABD’nin savaş hükümeti misyonunu taşıyordu. Hilmi Özkök, hemen bir ABD ziyaretine çıkarak gerekli talimatları aldı. 3 Kasım’da seçilemeyen Erdoğan, CHP’nin de ortak olduğu düzmece bir senaryo ile 3 Kasım’dan 3 ay sonra milletvekili seçildi ve Başbakan oldu. ABD artık kendisi için hiçbir pürüzün kalmadığını, Türkiye’nin yanında savaşa girmesinin önündeki bütün engelleri temizlediğini düşünüyordu.

Ancak kitle hareketinin gücünü dikkate almadan hesap yapıyorlardı. 3 Kasım 2002 seçimleri, ülkemizde kitlelerin devletin kurumlarına karşı güvensizliğinin derinleştiği, işsizlik ve yoksulluğa karşı tepkilerin had safhaya çıktığı bir döneme denk gelmişti. Hükümet partileri meclise giremiyor, hatta kimisi siyaset sahnesinden siliniyordu. Daha önemlisi, seçimlere katılım oranı son yılların en düşük seviyesindeydi. Kendisini solcu ve demokrat göstermeye çalışan partilerin varlığı bile, seçimlere katılım oranını yükseltmeye yetmemişti.

Bu kitle tepkisi, 1 Mart günü Türkiye’nin ABD’nin yanında Irak’a girmesi için TBMM’de yapılan oylamanın sonucunu belirleyecek düzeye ulaştı. İçeride oylama yapılırken, Ankara’da toplanan 100 binler “savaş tezkeresine hayır” demişti; içerde ise, milletvekillerinden bazıları bu sese kulak tıkayamamış, tezkere meclisten onay alamamıştı. (…)

Savaşın bu ilk aşamasında Almanya ve Fransa gibi önemli ve etkili Avrupalı emperyalistler, Rusya ve Çin ile aynı saflarda yer aldılar. O dönemde, en büyük düşman olarak gördükleri ABD’yi durdurmak için, birlikte hareket etmekte bir sakınca görmüyorlardı. ABD’nin yanında ise İngiltere, İtalya ve İspanya gibi ülkelerin yanı sıra, çok sayıda küçük ülke bulunuyordu. Zaten onların desteği de sembolik olmanın ötesine geçmiyordu.

ABD’nin en büyük güvencesi AKP, 1 Mart günü tezkerenin meclisten geçirilmesini başaramamış, böylece asli görevini yerine getiremişti. AKP, herşeye rağmen ABD’nin kimi isteklerini tezkeresiz ve perde arkasından yürütmeye devam etti. 2003 Haziranı’nda Bakanlar Kurulu’nda hazırlanan bir kararname ile İncirlik’i “Anti Terör Üssü” adı altında “Transit Üs” haline getirdi. İncirlik Üssü’nden kalkan uçaklar, Irak’ın üzerine bomba yağdırdı, İskenderun ve Mersin Limanı’na yanaşan gemilerden inen askerlerin ve askeri techizatın Irak’a aktarılması sürdürüldü. Aynı yılın Ekim ayında tezkere (biraz daraltılmış olarak) yeniden meclise getirildi ve bu defa kabul edildi… Buna rağmen 1 Mart’ta geçmeyen tezkere, Türk-Amerikan ilişkilerinde önemli bir kırılma noktasını oluşturdu.

 

Irak işgali ve “çuval krizi”

ABD, Irak’ı iki koldan kuşatmayı, kuzeyden ve güneyden eşgüdümlü olarak yürütülecek bir savaşla ele geçirmeyi hedefliyordu. Türkiye’nin savaşa girmemesi, bu planın bir ayağını topal bıraktı ve savaşın bütün kaderini değiştirecek bir rol oynadı. Kürt işbirlikçileri de tam bu aşamada devreye girdiler.

Savaşın başında temkinli yaklaşan Irak’taki Kürt partileri, varolan durumu kendileri için bir fırsat olarak gördüler. ABD’nin yanında yer alırlarsa, bekledikleri ödülü alacaklarını düşündüler. Fakat Ortadoğu ile bir biçimde ilgisi olan tüm devletler, Kürtlerin ayrılmasını ve Irak’ın parçalanmasını istemiyordu… Türkiye’nin karşı çıkışı ise, çok daha özel hesaplara dayanıyordu. Kürt bölgesindeki petrol üzerinde Osmanlı’dan kalma ‘haklar’ını gündeme getiriyor; ayrıca güneyde kurulacak bir Kürt devletinin, Türkiye sınırları içinde yaşamakta olan Kürt halkının da bağımsızlık istemlerini güçlendireceğinden korkuyordu.

Kürt işbirlikçileri büyük bir girişkenlikle ABD’nin maşası olarak bölgede hareket ederken, Türkiye de onları dizginleyebilmek için bölgedeki Türkmenleri güçlendirmeye çalıştı, Kerkük referandumunu engellemeye uğraştı, Kürt bölgesinde kendi denetimini kurmaya çabaladı.

2003 Temmuzu’ndaki ‘çuval krizi’ işte bu dönemde meydana geldi. ABD askerleri, Kürt bölgesinin Süleymaniye kentindeki Türk askerlerinin başına çuval geçirerek gözaltına aldılar, günlerce sorguda tuttular. Bu saldırısıyla ABD, Türkiye’ye ayağını denk almasını, Kürt bölgesine çok fazla müdahale etmemesini, Türkmenleri kışkırtmaktan vazgeçmesini söylemiş oluyor, bir taraftan da 1 Mart tezkeresinin intikamını alıyordu. Kürt bölgesi artık ABD bölgesiydi. Bu bölgeye yönelik her müdahale, ABD’ye yapılmış olacaktı! ABD, baştan bunun önünü kesiyordu.

Türkiye’nin savaşa girmemesi, dengeleri tersine çevirdi. ABD, Kürtleri kendisine Türkiye’den daha yakın görmeye başladı. Buna karşın Türkiye, İran ve Suriye ile “Kürt karşıtı” aynı zamanda “ABD karşıtı” bir safta birleşmeye doğru daha hızlı ilerliyordu.

 

ABD’nin AKP eliyle hamleleri

Bütün dünyada yükselen savaş karşıtı harekete rağmen, Afganistan ve Irak işgalleri gerçekleşti. Aslında devrimcilerin önderliğinde ve devrim hedefiyle yürütülmediği sürece, savaş karşıtı kitle hareketinin başarıya ulaşma ihtimali zayıftı. Lenin’in “ya devrimler savaşları önler, ya savaşlar devrimlere yol açar” sözü de bunu ifade ediyordu. Fakat savaşın genel seyri, ABD’nin her geçen gün biraz daha geriye gittiği, “Irak bataklığında” boğulduğu bir hale dönüştü…

Bu dönem, ABD’nin müttefiklerinde de önemli değişimler gerçekleşti. İspanya ve İtalya’da yönetim değişikliği oldu ve bu ülkeler savaştan çekildiler. Savaşın başında ABD’nin karşısında duran Almanya ve Fransa ise, ABD’ye daha yakın bir çizgi izlemeye başladılar.  ABD’nin güç kaybetmesinin, emperyalist sistemdeki dengelere zarar vereceğini ve bu zararın kendilerini de etkileyeceğini gördükçe, ABD’ye daha yakın durmaya başladılar.

Türkiye’nin bu süreçte savaşa girmesi için ABD, çok fazla çaba harcadı. 2003 Kasım ayında İstanbul’da önce Sinagoglarda, arkasından İngiliz Konsolosluğu ve HSBC bankasında patlayan bombalar, Türkiye’yi savaşa sokmaya çalışan provakatif eylemlerdi. Ancak yeterli olmadı. Yine bu dönemde, ABD ile Türkiye arasında yoğun bir ziyaretçi trafiği yaşandı.

Türkiye savaşa girmedi, ama Türkiye’deki ABD işbirlikçileri pekçok gizli anlaşma ile ABD politikalarına paralel adımlar attılar. Savaşa lojistik destek sağladılar; Irak’taki ABD üslerinin ihtiyaçlarının Türkiye’den karşılanmasını kolaylaştırdılar; Kürt bölgesi ile ekonomik ilişkileri güçlendirdiler. Türkiye, resmi olarak Kürt bölgesini tanımadı, fakat ABD işbirlikçisi Türk şirketleri, Kürt bölgesini adeta istila ettiler.

ABD, Irak işgali öncesi AKP’yi işbaşına getirerek, Türkiye üzerinde hakimiyetini kurmak istemiş, ancak yükselen savaş karşıtı hareket ve burjuva klikler arasında şiddetlenen çelişkiler ile bunu tam olarak başaramamıştı.  Dünya ölçeğinde zayıflayan etkisi, Afganistan ve Irak’taki başarısızlığı, Türkiye içinde de ABD dışındaki farklı emperyalistlerin işbirlikçilerini cesaretlendirdi.

2007 seçimleri öncesi gündeme gelen cumhurbaşkanlığı seçimleri, burjuva klikler arası çelişkinin en şiddetli şekilde yaşandığı anlardan biri oldu. Öyle ki, Süleyman Demirel bile, 2007 seçimleri için “bugüne dek gördüğüm en kritik seçim” demişti.

Dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Ecevit’e yakınlığı ile bilinen bir kişiydi ve ABD’nin AKP eliyle uygulamak istediği birçok yasayı “veto” yetkisini kullanarak uygulanamaz kılıyordu. Bu engeli ortadan kaldırmak için süresi dolan Sezer’in yerine AKP’li birini getirmek istiyorlardı. Başbakan Erdoğan, en güçlü adaydı. AKP’nin rakipleri içinse, Sezer’in başında bulunduğu cumhurbaşkanlığı makamı “son kale” idi. O yüzden vargüçleriyle cumhurbaşkanlığı seçimlerine yüklendiler. AKP’li bir cumhurbaşkanı olmaması için her türlü zorluğu çıkardılar. Bir yandan yargıyı devreye soktular, diğer yandan kitleleri sokaklara döküp “cumhuriyet mitingleri” gerçekleştirdiler. Yetmediği yerde darbe hazırlıkları yaptılar. Ordu, “e-muhtıra” niteliğinde bir bildiriyi internet sitesinde yayınladı.

AKP, rakiplerinin bu girişimlerine, Erdoğan yerine Abdullah Gül’ü aday göstererek bir manevra ile karşılık verdi. Diğer yandan ordunun devreye girmesi, AKP’nin işini kolaylaştıran bir faktör oldu. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerine karşı kitlelerde oluşan tepki, AKP’ye yaradı. Muhtıranın ardından gerçekleşen 2007 seçimlerinde AKP oyunu arttırarak yeniden tek başına hükümet oldu. Gücünü ve etkisini büyüterek çıktığı seçimlerin rüzgarıyla cumhurbaşkanlığı seçimlerini de sorunsuz halletti ve Gül, cumhurbaşkanı seçildi. Arkasından üniversiteler ve bürokrasi, büyük oranda ele geçirildi.

Bu durum ABD’nin AKP eliyle Türkiye üzerinde süren hegomonya savaşını kazandığı şeklinde yorumlandı. Bu yorumlar, hükümet ile iktidarın bir ve aynı şeylermiş gibi görülmesinden, burjuva klikler arası çelişkinin boyutlarının ve daha önemlisi sınıf mücadelesinin seyrinin hesaba katılmamasından kaynaklanıyordu. Oysa burjuva klikler arası mücadele de, halkın AKP’ye karşı eylemleri de bitmemişti. Aksine daha da artarak devam etti. Bu süreçte ABD’li yetkililer bile “artık Türkiye için ‘stratejik ortak’ tanımını kullanamayız” dediler. Çünkü savaş, Türkiye ile ABD’nin çıkarlarını giderek daha şiddetli biçimde karşı karşıya getirmişti. Süreç içinde Türkiye’nin “Kürt devleti”ne ilişkin “kırmızı çizgileri” pembeleşecek, ardından iyice silinecekti. Fakat ABD-Türkiye arasındaki mesafe, Irak işgali boyunca açılan bir seyir izledi.

 

Klikler arası mücadelenin

önemli bir evresi: “Ergenekon”

Klik çatışmaları 2007 yılından itibaren daha açık ve daha şiddetli bir hal aldı. ABD’nin Latin Amerika’da gerilemesi, Ortadoğu’daki işgallerde batağa saplanması, ABD karşıtı işbirlikçilerin hamlelerini arttırmıştı. Bu kez “hukuk” üzerinden savaş tüm şiddetiyle sürdü.

AKP karşıtları, yüksek yargıdaki üstünlüklerini kullanarak, AKP’yi kapatma davası açtırdılar. AKP ise, Ergenekon adı altında, ABD karşıtı klikleri tasfiye hareketini hızlandırdı. 2008 yılına, bu iki dava etrafında şekillenen, burjuva klikler arası mücadele damgasını vurdu. AKP “şeriatçı bir odak” olarak yargılandı ve kapatılmaktan kıl payı kurtuldu. Fakat “Ergenekon” davası yıllar yılı sürdü, yeni tutuklamalarla AKP karşıtlarına büyük bir gözdağı harekatına dönüştü.

Ergenekon davası 2007 Haziran’ında başladı. Başlangıçta çeşitli “faili meçhul” kontrgerilla eylemlerine tetikçilik yapan emekli subaylarla sınırlıydı. 2007 başında Hrant Dink’in öldürülmesi, gözleri bu ekibin üstüne çekmişti. AKP, kitlelerde artan tepkiyi de arkasına alarak, bu çetenin belli başlı isimlerini tutukladı. Fakat Ergenekon ile asıl amaç, ABD-AKP karşıtı klikleri tasfiye etmekti. Operasyonun merkezinde, “AKP’ye karşı darbe hazırlığı yapmak” gerekçesi bulunuyordu… Ardından dalgalar halinde düzenlenen operasyonlarla emekli generallerden tanınmış gazetecilere, parti yöneticilerinden yazar ve sanatçılara kadar yüzlerce kişi gözaltına alındı, tutuklandı.

Gözaltına alınanlardan önemli bir kısmı, ideolojik olarak “ulusalcı-laik” görüşleri savunuyor ve kendilerini “Avrasyacı” olarak tanımlıyorlardı. “Avrasyacılık”, ABD’ye karşı sözde ulusalcı olarak görünse de, gerçekte ABD-AB emperyalistlerine karşı Rusya-Çin bloğundan yana ve bu bloğun dünyada ve ülkede egemenliği için çalışan bir akımdır. Davanın ana gövdesini oluşturan İşçi Partisi (İP), emperyalist kamplaşmada Rusya-Çin bloğundan yana olduğunu açık açık yazıp söylüyordu zaten. Fakat Ergenekon davasında yargılanan sadece İP değildi. Başta ordu olmak üzere yargıda, medyada, bürokraside, devletin tüm kademesinde “Avrasyacı” olarak bilinen kesimler adım adım tasfiye ediliyordu.

Ergenokon davasının ilk duruşmasına “Avrasyacık teorisi”nin ideologu sayılan Rus Aleksandr Dugin de katıldı. Dugin’in mahkemeye gelmesinde amaç, kendi işbirlikçilerine moral vermek ve onları sahiplendiklerini göstermekti. Dugin, operasyonun CIA-MOSSAD işbirliği ile yapıldığını, artık hamle sırasının kendilerinde olduğunu söyledi. Ergenekon kapsamında aranan bir emekli subayın Rusya’ya kaçtığı iddialarını ise, Rusya’da bulunmadığını, fakat bulunmuş olsaydı bile teslim etmeyecekleri şeklinde yanıtladı.

Ergenekon adıyla sunulan bu davanın arkasında, farklı emperyalist güçlerin ve işbirlikçilerinin çıkar çatışması olduğu, Dugin’in davayı sahiplenişi ve savunuşu ile daha açık biçimde gözler önüne serildi. Buna rağmen AKP’nin demagojilerine kanıp da “Ergenekon” ile, kontrgerillanın yargılanacağını sanan yaygın bir kesim vardı. Reformist partilerden kimi devrimci örgütlere kadar birçok çevre, AKP’nin darbecileri yargıladığını ve bunun demokrasiye hizmet ettiğini düşünüyor, bunu yayıyorlardı.

Oysa bu dava, başından itibaren klikler arası çelişkinin ürünü olarak şekillendi. Burada amaç; ABD’nin bölgedeki planlarını bozmaya çalışan diğer emperyalist güçlerin işbirlikçilerini tasfiye etmekti. Ergenekon’la bu kısmen de olsa başarıldı.

 

“Eksen kayması” tartışmaları

ABD, 11 Eylül sonrası başlattığı savaşta istediği gibi yol alamayınca ve içine düştüğü kriz derinleşince, yeni arayışlara girdi. En başta oldukça yıpranan Bush’un yerine Obama’yı getirerek imajını yeniledi. ABD’nin kitleler nezdinde de sarsılan prestijini onarmak için, Obama iyi bir modeldi.

Obama ile birlikte ABD, “yumuşak güç” stratejisini izleyeceğini duyurdu. Ancak ABD’nin içine düştüğü durum böyle bir stratejiye olanak tanımıyordu. Buna karşın Obama sonrası ABD, demagojik de olsa daha ılımlı mesajlar verdi. Bu süre içinde Türkiye ile ilişkilerini de yeniden düzenlemeye girişti. Türkiye, İran’a karşı “bölgesel güç” olarak öne çıkartıldı. “Komşularla sıfır sorun” adı altında Irak, İran ve Suriye ile ilişkiler sıklaştırıldı. İsrail’e kafa tutan bir lider görünümü ile Erdoğan, Ortadoğu halkları nezdinde prestij kazanarak “dünya lideri” pozlarına büründü.

Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Türkiye’ye biçtiği “bölgede etkin ve vazgeçilmez arabulucu” misyonu, ABD’nin bölgeye dönük planlarıyla çakıştı. Davutoğlu da “Yeni Osmanlı barışı” adı altında ABD adına bölge ülkeleriyle görüşmeler yaptı. (…)

AKP, 2002 sonrası ilk hükümet döneminde AB’ye girme hedefini birinci sıraya koymuştu. O yüzden de “demokrasi havarisi” kesilmiş, peş peşe “AB’ye uyum yasaları” çıkarmıştı. Ancak AB ülkeleri için Türkiye, ABD’nin “truva atı” durumundaydı. Onun için Türkiye’yi oyalamaya devam ettiler. Sonunda Fransa ve Almanya’nın önerdiği “imtiyazlı ortaklık” statüsü ile yetinmesi istendi. Bu durum AKP hükümetinin ilk döneminde estirdiği AB rüzgarlarının da durmasına yol açtı.

Böyle bir konjonktürde Türkiye’nin bölge ülkeleriyle kurmaya çalıştığı yakın ilişkiler, birçok soruyu da beraberinde getirdi. AB’den, dolayısıyla Batı’dan umudunu kesen Türkiye, yüzünü Doğu’ya mı dönmüştü? Bir “eksen kayması” tartışması, aldı başını gitti.

Aslında “eksen” ile kast edilen, (her ne kadar “doğu-batı” şeklinde sunulsa da) Türkiye’nin emperyalist ülkelerle kurduğu bağımlılık ilişkisiydi. Yani ABD-AB bloku içinde mi yer alacak, yoksa Çin-Rusya eksenine doğru mu kayacak? Bu tür tartışmalarla Türkiye’nin ABD ile artan ilişkileri bilinçli bir şekilde gizleniyor, esasında AKP’nin işine de yarayan bir atmosfer oluşuyordu.

ABD, uzun bir süredir İran’ı yalnızlaştırma politikası izliyordu. Başta Suriye olmak üzere İran’la iyi ilişkiler içinde olan ülkeleri, ondan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Elbette Ortadoğu ülkeleriyle kurulan ilişkiler, İsrail’le mesafenin açılmasını getirecekti. ABD, bunu baştan göze almıştı. Kendisi doğrudan İsrail’i karşısına almadan çeşitli biçimlerde İsrail’in sıkıştırılmasına göz yumuyordu. ABD’nin Filistin’le görüşmeleri yeniden başlatabilmesi için bile, bu şekilde görünmeye ihtiyacı vardı. Nobel “barış” ödülünü de alan Obama’nın, Filistin sorununa mutlaka el atması bekleniyordu.

Ayrıca ABD, bir süredir Ortadoğu’da İran’ın başını çektiği “Şii ekseni”ne karşı “Sünni blok” oluşturma gayreti içine girmişti. AKP’nin başından beri Hamas’la kurduğu yakın ilişki, önemli bir avantajdı. AKP, “Sünni” Hamas’ı İran’dan uzaklaştırıp Türkiye aracılığıyla ABD’ye bağlamaya çalışıyordu. ABD ve AB’nin Hamas’ın İsrail’i tanıması girişimi, AKP üzerinden yapılıyordu. Bütün bunlardan dolayı “ılımlı İslam” modeline “Osmanlıcılık” da ekleniyor, dincilik ile milliyetçilik içiçe geçiriliyordu.

“Türkiye’nin ekseni kayıyor mu” tartışmaları yapılırken, Erdoğan birçok kez Obama ile görüşmeler yaptı. ABD ile ziyaret trafiği en üst seviyelere çıktı. Bu konu ile ilgili konuşan tüm ABD yetkilileri, son derece rahat demeçler verdiler. Bunlar bile, Türkiye’nin ABD dışında farklı emperyalistlerle ilişkilerini bir “eksen kayması” düzeyinde geliştirmediğinin göstergeleriydi. Türkiye’nin Ortadoğu politikası, ABD’nin taktiğine uygun bir şekilde onun çıkarları doğrultusunda gerçekleşiyordu. O yönüyle ABD açısından endişelenecek bir durum yoktu. Öyle ki ABD’nin düşünce kuruluşları, “2050 yılının bölgedeki en güçlü ülkesi Türkiye” raporları hazırlıyordu. Irak işgali sırasında Türkiye’nin bölüp parçalandığını gösteren haritalar ortalıkta dolaşırken, son raporlardaki Türkiye haritası, Osmanlı dönemindeki gibi tüm bölgeye yayılmış bir coğrafyada gösteriliyordu.

“Eksen kayması” konusunda akıldan çıkarılmaması gereken gerçek şudur: Emperyalizme bağımlılık ve hegemonya ilişkileri, günlük olarak ortaya çıkan ve günlük olarak değişen ilişkiler değildir. Hele ki rutin dönemler ve rutin koşullar söz konusuyken, ilişkilerde köklü değişiklikler beklememek gerekir. Ancak konjonktürdeki önemli değişmeler, hegemonya dengelerinde de önemli çatırdamalar yaratır. Statüler bir kere bozulduğunda, fırsatlardan faydalanarak rol kapmak isteyenler ve hegemonya-bağımlılık ilişkilerinde pazarlık gücünü arttırmaya çalışanlar, boşlukları doldurarak eski hesap ve hayallerini gerçekleştirmeye girişenler mutlaka çıkacaktır.

Ancak her cephede bu türden hesaplar ve girişimler olduğu için, bunların hangilerinin hayata geçeceğini, kimin hesabının tutup kiminkinin fiyaskoyla sonuçlanacağını, kimin yükselip kimin tökezleyeceğini önceden kestirebilmek son derece zordur. Çünkü tüm hesaplar, çok yönlü olarak yapılmakta, her kesimin hesabı diğeriyle çatışmaktadır.

 

Sonuç yerine

ABD, 11 Eylül sonrası belirgin bir hal alan çöküşünü durdurmak, dengeleri yeniden kendi lehine çevirmek için, çok çeşitli hamleler yaptı, yapıyor… Ancak kapitalist sistemin kendi ekonomik yasaları var ve ABD emperyalizmi, bu yasaların kaçınılmaz sonucu olarak güç kaybetmeye devam ediyor.

Dünyada en ‘Amerikancı’ kurum ve ülkeler bile, bu değişimi görüyor ve gelecek planlarını buna göre yapıyorlar. Kimi ülkelerde burjuvazi blok olarak safını netleştirirken, pekçok ülkede ciddi çalkantılar yaşanıyor. Burjuvazinin parçalı yapısı, hangi emperyaliste sırtını yaslayacağı konusunda netleşmiş bir çizginin olmaması, klik çatışmalarını da beraberinde getiriyor.

Türkiye’de, ‘90’lı yılların sonlarından itibaren yaşanan pek çok gelişme, bu nesnel durum üzerine oturmaktadır. Bu süre boyunca farklı hükümetlerin aldığı pekçok karar; burjuvazinin yönelimindeki pekçok belirsizlik; devletin yapmaya çok kararlı göründüğü bir konuda bile atmak zorunda kaldığı geri adımlar; aynı dönemde birbiriyle çelişik davranışlar; devletin farklı kademelerinde ortaya çıkan görüş ayrılıkları, bununla bağlantılıdır.

Türkiye’nin konumu, dün olduğu gibi bugün de emperyalist ülkelerin Ortadoğu’daki hakimiyetinde belirleyici bir rol oynuyor. Türkiye, Ortadoğu’daki hegemonya savaşında “merkez ülke” durumunda. O yüzden de emperyalist ülkeler, Türkiye’yi kendi tarafına çekmek için büyük bir çekişme halindeler.

İçerde yaşanan klik çatışması da bunun ürünüdür. Ve bu çatışmada AKP, önemli bir mesafe katetmiş durumdadır. Bu durum, Türkiye üzerinde güç çekişmesi yapan emperyalist ülkeler arasından, ABD’nin konumunu kuvvetlendirmiştir. Ancak bu süreç tamamlanmış bir süreç değildir. Çelişki ve çatışmalar halen devam etmektedir.

Türkiye’de burjuvazi, tarihsel olarak çok parçalı bir yapıya sahiptir. Osmanlı’dan bu yana farklı emperyalistlerle kurulan tarihsel bağlar, bir biçimde etkisini göstermekte, bunun yanında yeni ilişkiler de kurulmaktadır. Burjuvazi içinde son 50 yılın alışkanlıkları ile kurulu düzenini bozmak istemeyen, bu nedenle de ABD ile ilişkileri eski rotasına sokmaya çalışan kesim ile, yeni düzen içinde yeni yerler oluşturmak ve en iyi yeri kapmak için uğraşan kesim arasında şiddetli bir rekabet ve çatışma vardır ve bu çatışma henüz sonlanmış değildir.

Ayrıca savaş sözkonusu olduğunda yeni “Enver Paşa”ların çıkması ihtimali de sözkonusudur. Bilindiği gibi, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında, Osmanlı İmparatorluğu henüz savaşa girip girmeme konusunda tam bir karara varmamış iken, Enver Paşa’nın Almanlarla yaptığı gizli bir anlaşma sonucu, iki Alman gemisi Osmanlı bayrağı çekerek Rusya’ya saldırmış ve bu olay, Osmanlı’nın savaşa girmesiyle sonuçlanmıştı.

Savaş dönemlerinde bu türden “baskın” gelişmelerin yaşanması, doğrudan kitleleri etkileyen ve kitle bilincini manüple edecek “provokasyonlar”ın gerçekleştirilmesi mümkündür. Bu nedenle kesin ve mutlak değerlendirmelerden, an’ı yorumlayan, ama genel tabloyu gözden kaçıran ifadelerden uzak durmak gerekir. “Paylaşılmış toprakların yeniden paylaşımı” mücadelesi, son derece sert mücadelelere sahne olacak, kılıç gibi keskin hamlelerle ilerleyecektir.

Klik çekişmelerinin yanısıra, ezilen halkların, işçi ve emekçilerin mücadelesi, savaşın seyrinde belirleyici bir role sahiptir. Her iki emperyalist savaşın öncesinde ve savaş sırasında kitle hareketlerinin ne denli etkili olduğu tarihsel olarak da kanıtlanmış durumdadır. O yüzden emperyalistler ve işbirlikçileri, kitleleri yedeğine almak için vargüçleriyle çalışmaktadır. Fakat ABD’nin Irak işgali sırasında tüm dünyada gerçekleşen savaş karşıtı gösteriler, bugüne dek savaşa karşıtı gerçekleşen en kitlesel ve yaygın eylemler olmuştur.

Hal böyleyken, yaşanan her olayın altında bir ABD komplosu, bir ABD planı aramak; Türkiye’nin de ABD’nin kayıtsız şartsız uşağı olduğunu iddia etmek, hem emperyalizmin karakteristik yapısına ve tarihsel gerçeklere, hem de bugünün belirsizlikleri baskın olan kaygan zemine aykırıdır. Bunları doğru tespit etmeden yapılacak politikalar, yaşamla çelişecek ve yenilgiye mahkum olacaktır.

Bu yazılara da bakabilirsiniz

Dış politikada YALANCI BAHAR

Son haftalarda AKP Hükümeti’nin batılı emperyalistlerle ilişkileri bir “bahar” havasında ilerliyor. ABD’den AB’ye birçok ülkenin …

Sözde “Barış Temsilcileri” Paris’te

Savaşların yarattığı açlık, sefalet ve çarpık sanayileşmeyle birlikte, doğanın tahribatının yoğun olarak yaşandığı günümüz dünyasında, …