Anasayfa / Devrimci Sendikal Birlik / Ekonomik kriz ne düzeyde?

Ekonomik kriz ne düzeyde?

ekonomik-kriz

Ekonominin her gün daha kötüye gittiğinin sayısız örneğini kendi yaşamımızdan görebiliyoruz aslında. Enflasyonun ne kadar yüksek olduğu, gıda ve kira gibi en temel ihtiyaç kalemlerinden belli. 2016 yılında 101 bin 614 esnaf işyerini kapattı. Konut fiyatları artıyor. Kredi kartlarını ödemek her geçen gün daha fazla zorlaşıyor.

Doların yükselişini durdurmak mümkün olmuyor. 2016 yılında kredi derecelendirme kuruluşları S&P ile Moody’s Türkiye’nin notunu art arda kırıp “yatırım yapılamaz ülke” statüsüne düşürmüşlerdi. Ocak 2017’de de Fitch, Türkiye’nin kredi notunu “durağan”dan “negatif”e düşürdü.

Bunlar ekonomik krizin görünen yüzü. Ve gerçekte kriz çok daha büyük, çok daha etkili, günlük-palyatif yöntemlerle çözülemeyecek kadar derin.

 

Dolar bozdurmakla kur düşer mi?

Doların hızla yükselmeye başlaması, Erdoğan’ın ağzından büyük bir toplumsal baskı unsuruna dönüştü. Herkes dolarını bozdurmaya zorlandı. “Şu kadarlık dolar fişi getirenlere” bedava birşeyler vaadiyle, esnaf da bu kampanyanın bir parçası haline getirildi. “Sahte” döviz bozdurma fişleriyle ortalıkta gezenler oldu.dolar

Ancak kampanyanın kendisi bir yanılsamaydı. Her şeyden önce, asgari ücretle geçinen işçinin, krizi sırtında ağır bir yük gibi taşıyan emekçinin, bozduracak doları yoktu. Çok küçük bir kesim, 3.30-3.50 aralığında dolar bozdurdu, arkasından dolar 4 liraya yaklaşınca büyük zarar etmiş oldular.

Gerçekten doları olanlar ise bozdurmuyordu. Mesela Erdoğan, gelir beyanında resmi olarak ifade ettiği 200 bin dolarını bozdurduğuna dair bir fişi meclis kürsüsünde gösteremedi. Keza ayakkabı kutularında dolar saklayanların da para bozdurduğu görülmedi.

Dahası, kamunun döviz üzerinden yaptığı sözleşmeler de değiştirilmedi. Mesela 3. Havalimanı, 3. Köprü, Osmangazi Köprüsü, Avrasya Tüneli vb. ihaleler, dolar üzerinden işleyişini sürdürüyor.

Bu köprülerdeki geçiş ücretleri de önemli bir tartışma konusu. Herbiri için devlet, işletmeci şirkete hazine garantisi sunmuş durumda. Belli bir tarife üzerinden (ve dolar cinsinden) belli sayıda araç geçişi sözleşmeyle garanti altına alınmış. Bu koşullarda, belirlenenden daha az sayıda araç geçtiğinde, aradaki farkı devlet, işletmeci şirkete ödeyecek.

Ayrıca devlet, özel sektörden döviz cinsinden alacaklarını kuru sabitleyerek hafifletmiş oldu. Ancak özel sektöre olan devlet borçları, dolar üzerinden işlemeye devam ediyor. Mesela Kalkınma Bakanlığı raporuna göre, 17 şehir hastanesi için, yıllık 27 milyar dolar kira yükümlülüğü var. Ne Sağlık Bakanlığı’nın, ne de Kalkınma Bakanlığı’nın, bu kiraların sabitlenmiş kur üzerinden ve TL olarak ödeneceğine dair bir açıklaması oldu. Keza köprü-metro ihalelerinin dolar üzerinden yapılmış sözleşmeleri de sabit kur üzerinden TL’ye dönüştürülmedi.

Diğer taraftan Merkez Bankası’nın müdahalesi, dövizi daha da sallantılı hale getirdi. Çünkü MB’nin yaptığı satışlarla döviz aşağıya inerken, bazı kesimler çok büyük miktarlarda alım yaparak dövizi yükseltiyordu. Yüklü döviz borçları olan özel sektör, dövizin her inişinde, yeniden yükseleceği beklentisiyle büyük alımlar yapıyordu. İkincisi, ülkeden çıkmak için uygun koşulları kollayan sıcak para yatırımcıları, döviz düştüğü anda alım yaparak dışarı kaçıyordu. Üçüncüsü, vurguncular düşen dövizi yüklü miktarda alıyor, yükselince tekrar satıyordu. 

 

Gerçek ekonomi krizde

Dövizin yükseliş veya düşüşü üzerinden yapılan spekülasyonlar, gerçek ekonomideki krizi gözlerden gizlemeye dönük bir hamle olmanın ötesine geçmedi. “Yerli ve milli esnafımız” dolarların üzerine tükürüp, burunlarını silip, yakarken, ekonomik kriz unsurları değişmedi.

Bir ülkenin parasının değerli olması, ekonomisinin gücüyle doğrudan bağlantılıdır. Ve Türkiye’de ekonomik veriler her geçen gün inişe geçmişken, dünyada dolar karşısında en fazla değer kaybeden ülkenin Türkiye olması şaşırtıcı değildir.

Ülkemizde üretim sürekli azaltılmakta, ihtiyaç maddeleri dışarıdan ithal edilmektedir. Üretimi halen yapılmakta olan birçok kalemde de, hammadde dışarıdan gelmektedir. Bu durum, dışa bağımlılığın en temel göstergesidir.

Sanayi üretimi rakamları bunu açıkça ortaya koyuyor. Gayri Safi Milli Hasıla içinde, imalat sanayiinin payı, 2000 yılında yüzde 20.1 iken, 2013 yılında yüzde 15.4’e düştü. İmalat sanayiinden boşalan yeri, ticaret, hizmet ve inşaat sektörü doldurdu. 14 yıldır izlenen ekonomi politikayla, sanayii ithalata bağımlı hale getirildi. Bu durum, dolar talebini yükseltiyor. Ekonominin dönebilmesi için, yıllık en az 200 milyar dolara ihtiyaç var.

Sadece sanayi ürünlerinde değil, tarımda da ciddi bir ithalat sözkonusu artık. Ülkedeki tarım, bir taraftan emperyalist tarım tekellerinin tohum, ilaç, gübre kaynaklarına bağımlı hale getirilirken, temel gıda ürünlerinin üretimi de durduruluyor ya da azaltılıyor. Hayvan yemi olarak kullanılacak olan samandan, ekmeklik un için gereken buğdaya kadar birçok kalemde üretim yeterli olmadığı için ithalat yapılıyor. 

 

Küçülme rakamları alarm veriyor

TÜİK’in 12 Aralık tarihinde açıkladığı rakamlar, ekonominin üçüncü çeyrekte yüzde 1.8 küçüldüğünü gösteriyor. 28 Aralıkta TÜİK’in ulusal gelir ile ilgili “mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış” verisi, üçüncü çeyrek küçülmesinin, ikinci çeyreğe göre 2.7’yi bulduğunu gösteriyor.

Veriler dört temel alanda ekonominin önemli düzeyde küçülme yaşadığını gösteriyor. Bir ülke ekonomisinin belkemiği olarak kabul edilen imalat sanayi, üç çeyrektir üstüste küçülme yaşıyor ve üçüncü çeyrekte küçülme yüzde 5’e yaklaşmış durumda.

Ülkemizde son yıllarda ekonominin lokomotifi haline gelen ve tek başına kar patlamaları yaşayan inşaat sektörü, üçüncü çeyrekte resesyona girmiş ve bir önceki çeyreğe göre yüzde 5’e yakın küçülmüş. Dışa bağımlılığın temelini oluşturan tarımda, yılın başından beri yüzde 1 dolayında küçülme yaşamış. Hizmetler sektöründe de yılın başından beri süren küçülme, yüzde 2’ye ulaşmış.

Bu rakamlar Türkiye’nin 2016’yı “küçülme” ile kapattığını ve yüzde 3.3 küçülme yaşadığı tahmin edilen Brezilya ve yüzde 1.2 daralma beklenen Rusya’dan sonra krizdeki üçüncü ülke olduğunu gösteriyor.

Türkiye 2016 yılında, son 7 yıldır ilk defa küçülme yaşadı.

TÜİK’in verdiği bu rakamların üzerinde oynanmış olduğu biliniyor. TÜİK, hemen her alanda hesaplama yöntemlerini değiştirdi; tabloyu daha “iyi” ve “kabul edilebilir” hale getirmek için uğraştı. Buna rağmen ortaya çıkan rakamlar, alarm zillerinin çalması için yeterli.

 

Yoksullaşma arttı

TÜİK’in hesaplamaları bile ekonomik kriz olduğunu gizlemeye yetmiyorken, günlük hayatın verilerine bakmak, tablonun daha çarpıcı olduğunu gösteriyor.

2016 başında asgari ücret 1300 TL yapılmıştı. Bu para, o günkü kura göre 461 dolar tutarındaydı. 2017 yılında asgari ücret 1404 liraya yükseltildi, ancak zamma rağmen bugünkü kura göre değeri 369 dolara düştü. İşçinin ücreti yaklaşık 100 dolar geriledi.

Gıda, ısınma, yakıt gibi her konuda ithalata bağımlı hale gelmiş bir ülkede, doların yükselmesi, doğrudan hayat pahalılığı ve yoksullaşma anlamına geliyor. Sadece son bir yılda, asgari ücretlinin alım gücündeki gerileme yüzde 22 düzeyine ulaştı. Daha somut rakamlara bakacak olursak, bir yılda nohut yüzde 90, kuru fasulye yüzde 100, mercimek yüzde 49, kırmızı et yüzde 46 zam gördü. Tümünde ithalat ağırlıklı tüketim yapılan bu ürünlerde, doların artışının doğrudan yansıması oldu bu rakamlar.

TOBB verilerine göre 2016 sonunda kapanan şirket sayısı, 2015 yılına göre yüzde 52 oranında arttı, ancak yeni açılan şirket sayısı yüzde 3’te kaldı.

Şirket kapanışları, işsizlik oranlarını da yükselten unsurlardan biriydi. 2016 sonunda işsizlik yüzde 11.8’e çıktı. “İş aramaktan vazgeçenler” de eklendiğinde, bu rakam daha da yükseliyor. Genç işsizlik rakamları da oldukça vahim bir tablo sunuyor. 15-24 yaş arası genç nüfustaki işsizlik, bir önceki yıla göre 1.6 oranında yükselerek yüzde 19.9’a çıktı. Her 5 gençten biri işsiz!

Kaldı ki bunlar resmi rakamlar. Gerçek yaşamda tablo çok daha karanlık.

 

Borç ekonomisi değil üretim

AKP hükümeti dönemi, her alanda borçlanmayı artırdı. Kamu borçlanması, özel şirket borçlanması, bireysel borçlanma, ülke ekonomi tarihinin en yüksek seviyesine çıktı. Üretmeyen bir ekonomi, “piyasalar”a dayalı günü kurtarma politikaları inşa edildi.

Kamuya ait şirketler satılarak ve sıcak para çekmeye çalışarak ekonomik göstergeler yükseltildi. Oysa her ikisi de (özelleştirmeler ve sıcak para), ülkenin kaynaklarını yağmalama, karı azaldığı anda geri kaçma hedefli yatırımlardı; öyle de oldu. Mesela 2014 yılında 131 milyar dolar, 2015 sonu itibariyle 90 milyar dolar olan toplam sıcak para, 2016 yılı sonunda 80 milyar dolara kadar düştü.

Kredi değerlendirme kuruluşlarının tümü Türkiye’nin notunu indiriyor; güvenilmez, yatırım yapılmaz ülke statüsü artık tartışılmaz bir hale geliyor. Böyle olunca yeni yatırımcı gelmiyor, içerideki yatırımcı da parasının kurtarabildiği kadarını alarak dışarı kaçmak istiyor.

2010 yılında 173 milyar TL olan bireysel kredilerin toplamı, 2016 yılı itibariyle 403 milyar TL’ye fırladı. İflaslar, işten çıkarmalar, ücretlere beklenen zamların yapılmaması gibi unsurlar, bu borçların geri dönüşünü zora sokuyor. Marketteki ekmek bile artık kredi kartıyla alınıyor. Rutin kredi kartı borçlarını ödeyemeyenlerin sayısı giderek artıyor. Bankalar kredileri takip hesaplarına almamak için, limit artırarak faizleri tahsil etmiş gibi gösterip günü kurtarmaya çalışıyorlar. Buna rağmen bankaların el koyduğu konut-araba sayıları her geçen gün artıyor. Krediler durmuş, ödemeler durmuş, nakit akışı durmuş, yeni kredi alımları donmuş durumda.

Toplam dış borçlar 420 milyar doları aştı. Bunun 224 milyar doları özel sektörün borcu. Yükselen dolar, bu borçların ödenmesini daha da zora sokuyor. Çünkü dolardaki artış, borcun da artmasına neden oluyor.

İthalat-ihracat dengesizliği bu borcu artıran bir başka unsur. Türkiye’nin dış açığı aylık 4-5 milyar dolar civarında. Yani ithalatı, ihracatından her ay 4-5 milyar dolar daha fazla oluyor. Bu da, borcun aylık olarak artmasına neden oluyor.

 

Bir tarafta borç ve yoksulluk,

bir tarafta savurganlık ve peşkeş

Ekonomi bu kadar kötü bir krizin içine yuvarlanmaktayken ve kitlelerin yoksulluğu böylesine artmışken, devletin mali kaynakları, birilerine akıtılmaya devam ediliyor.

En önemli gider kalemlerinden birisi, cumhurbaşkanı ve sarayın yaptığı harcamalar. Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre, örtülü ödenekten saraya ayrılan para, sadece 2016 yılı kasım ayında 228 milyon 238 bin lira oldu. Ekim ayındaki örtülü ödenek harcaması 119 milyon liraydı. Yani her ay, ortalama 200 milyon lira, sarayın örtülü ödeneği için hesapsızca gözden çıkarılıyordu. Tek bir aylık örtülü ödenek harcaması, 14 bin işçinin bir yıllık ücretini karşılayabilecek düzeyde. Üstelik cumhurbaşkanının kendi bütçesi, sarayın harcamaları bu hesabın dışında.

2017 yılı bütçesi TBMM’de 645 milyar TL olarak belirlendi. Bunun 67 milyarlık bölümü “güvenlik” için (Emniyet, MİT, Jandarma, MGK vb tüm güvenlik kurumları) ayrılmış. Yani bütçenin yaklaşık yüzde 10’u güvenliğe ayrılmış durumda. Oysa Suriye’deki cihatçılara, IŞİD’e, ülke içindeki cihatçı örgütlenmelere verilen destek kesilse, bu bütçe, ülke ekonomisi için çok daha faydalı kalemlere yönlendirilebilir.

Bütçeden yapılan savurganlıkların haddi hesabı yok.

Mesela Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’a, 6 adet İHA için 36 milyon dolar ödenmiş.

Tunus’un devrik diktatörü Bin Ali’nin lüks uçağı, THY tarafından 78 milyon dolara, Erdoğan’ın kullanımı için alınmış.

“Google rakip” olarak, “yerli ve milli olanaklarla”, yaklaşık “on yıl süren çalışmalarla” üretildiği iddia edilen “Geliyoo” adlı arama motoru için 10 milyon lira harcanmış. Gerçekte ise, bunun Google’ın altyapısını kullanan, sadece 10 dakikada, 60 TL’ye malolabilecek bir sistem olduğu ortaya çıktı. Demek ki, 10 milyon lira birilerine peşkeş çekildi. 

3. Köprüden, Osmangazi Köprüsü’nden, Avrasya Tüneli’nden geçmeyen her araç için, işletmeci firmalara onbinlerce dolar ödeniyor.

Özel şirketlerin kamuya olan borçlarına kur sabitlemesi getirilince, günlük onbinlerce dolar da bu şirketlere “bahşedilmiş” oldu.

İşsizlik fonu, bireysel emeklilik fonu vb. işçilerden kesilen paralar, her dönem çeşitli şirketlerin kullanımına açıldı.

Yeni doğan her bebek, 9 bin 570 lira borçlu olarak hayata başlıyor. AKP’nin yandaşı olan şirket ve kişiler ise, devletin kaynaklarını kişisel hesapları gibi kullanıyor, pervasızca har vurup harman savuruyorlar.

                        * * *

Ekonomiyi düzeltmenin tek yolu, üretime yönelmektir. Tarım üretiminin emperyalist tohum, ilaç ve gübre tekellerinin baskısından ve kısıtlamalarından kurtarılması, sanayi üretimine ağırlık verilmesi, ülkenin dışa bağımlılıktan kurtulmasını sağlayacaktır. İthalata bağımlı olmayan, kendi temel ihtiyaçlarını karşılayabilen, kamu kaynaklarını yandaşların değil kitlelerin hizmetine açan, işsizliğe ve yoksulluğa karşı politikalar üreten bir ekonomi yönetimi, çok daha yaşanabilir koşullar sağlayacaktır.

Ancak kapitalizm kendi içinde paradokslarla dolu bir sistem. Çözüm diye attığı her adım, farklı sorunları beraberinde getiriyor. Onun için de krizlerden bir türlü kurtulamıyor. Ve bu krizler, giderek daha sık peryodlarla yaşanıyor. Türkiye gibi emperyalizme bağımlı ülkelerde ise çok daha derin yaşanıyor. Bir de sürekli kesesini doldurmaya çalışan bir hükümet olduğunda, ekonomi-dışı unsurlar da eklenerek, bugün yaşanılan tabloyu ortaya çıkarıyor.

Bu koşullarda ekonominin düzelmesini beklemek hayaldir. İç-dış bütün veriler, krizin daha da derinleşeceği yönündedir.

İşçi ve emekçiler krizin yükünü çekmemek için, bir kez daha “krizin faturasını yaratanlar ödesin” diyerek mücadeleyi yükseltmek zorundadır. Başka da bir yol yoktur.

Bu yazılara da bakabilirsiniz

pdd-arka-logo-1

31 Mart seçimleri: BİR DÖNEMİN SONU!

31 Mart seçimleri, Türkiye siyasetinde bir dönemin sonu olarak tarihe geçecek niteliği sahip. 25 yılın …

Brexit çıkmazı

İngiltere’nin AB’den ayrılmasını öngören Brexit anlaşması, 29 Mart günü İngiltere Parlamentosu’nda üçüncü kez oylandı ve …