Anasayfa / Dünya / ÇKP 19. Kongresi: “Çin çağı” başlıyor

ÇKP 19. Kongresi: “Çin çağı” başlıyor

Çin Komünist Partisi’nin 19-24 Ekim tarihinde gerçekleştirdiği 19. Kongre, sadece Çin’i değil, doğrudan dünya siyasetini ilgilendiren son derece önemli bir kongre oldu.

Kongrede, dünya hegemonyasının hedeflendiğinin göstergesi olarak ÇKP’nin “yeni çağda tarihi bir misyon” üstlendiği belirtildi ve “yeni dönemde Çin’e özgü sosyalizm” düşüncesinin ÇKP tüzüğüne eklendiği duyuruldu. ÇKP Genel Sekreteri ve Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’in konuşmasında açıkladığı, ülkeyi “modern sosyalist” yapacak 14 maddelik doktrin, parti anayasasına girdi.

Bu ayrıcalık, ÇKP geçmişinde sadece Mao ve Deng Siaoping tarafından kullanılmıştı. Biri ülkenin kurucu lideri, diğeri ise Çin’in rotasını değiştiren bir başkandı. Şimdi Şi Jinping, bu anayasa değişikliği ile, ülkenin dünya hegemonyasını ele geçirme hedef ve yönelimini ortaya koymuş oldu. Çin resmi haber ajansı Şinhua, bu yeni doktrini dünyaya, “ÇKP, Şi Jinping’in öğretisiyle, yeni çağda, Çin karakterinde bir sosyalizm yaratıyor” sözleriyle duyurdu.

Bu yanıyla da kongrenin hem Çin için, hem de dünya siyaseti için bir dönüm noktası olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

 

“Yeni bir çağ”da Çin hegemonyası

Şi Jinping’in kongrede yaptığı konuşmanın başlığı, “Orta halli müreffeh bir toplumun her yönden kesin zaferi ve yeni bir çağda Çin’e özgü sosyalizmin büyük başarımı için…” olarak belirlenmişti.

Bu başlığın özel olarak seçildiğini görmek zor değil. Çin’in ülke içinde ve dışındaki hedeflerini özetleyen, dünya hegemonyası adaylığını ilan eden bir başlık bu.

 

Birincisi, dünya ekonomik krizlerin pençesinde kıvranır, büyüme rakamları hızla düşerken, dünya halkları açlık ve yoksullukla boğuşurken, Çin kendi halkına ve dünyaya “orta halli müreffeh bir toplumun her yönden kesin zaferi”ni vadediyor.

ABD’den başlayarak dünya ekonomisini altüst eden 2008 ekonomik krizinden bugüne geçen 10 yıl içinde, hemen bütün ülkelerde ekonomik göstergeler kötüye giderken, Çin bunun dışında kalmayı başardı. Birçok emperyalist ülkede eksi (-) büyüme rakamları ortaya çıkarken, Çin yıllık ortalama yüzde 7’lik büyüme hızı ile dünya ekonomisinin lokomotifi haline geldi. Son 5 yılda milli gelirini yüzde 43 artırarak 54 trilyon yuandan (8,15 trilyon dolardan) 80 trilyon yuana yükseltti. Sadece 2016 yılında dünya ekonomisindeki büyümenin yüzde 39’unu tek başına sağladı.

Çin’in dış yatırımlarının yani sermaye ihracının düzeyi, Çin’in ekonomik hegemonyasını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. 2005 yılında Çin’in toplam sermaye ihracı 204.7 milyar dolarken, 2017 yılında 1.6 trilyon dolara yükseldi. Çin’in resmi gazetesi Halkın Günlüğü, “Çin bütün kayıkları kaldıracak yükselen dalgadır” diyerek, bütün dünyaya hükmetme hedefini ortaya koyuyor.

Çin’in ekonomide gerçekleştirdiği hızlı atılım, ülke içinde gelir dağılımındaki eşitsizliğin artmasına neden oldu. Ekonomiyi güçlendirmek amacıyla 2000’li yıllara damgasını vuran sloganı “zenginleşmek”ti. Bu süreç gerçekten de “süper zenginler” yarattı. Ülkenin en zengin üç kişisinin toplam serveti 100 milyar doları aştı, karşılığında milyonlarca insan açlıkla karşı karşıya kaldı. Bu zenginleşme, çok geniş kitlelerin yoksullaşması pahasına olmuştu; bu nedenle kitle içinde yönetime dönük hoşnutsuzluklar da arttı.

Şimdi Şi Jinping, kongrede yaptığı konuşmada, yolsuzluklara ve yoksulluğa savaş açacağını söyleyerek bu hoşnutsuzlukları gidermek istiyor. Konuşmasında, “Partinin devlet ve toplum üzerindeki mutlak liderliğinin titizlikle korunması” gerektiğini söyleyen Şi, “devlet kaynaklarının özel kesime değil, kamu işletmelerine ayrılması” gerektiğini anlatıyor. Mao döneminin parolası olan “sade yaşa, sıkı çalış, halka hizmet et” sloganı yeni dönemde yeniden yükseltiliyor.

Elbette Çin gibi emperyalist bir ülkede, yoksulluğu ya da yolsuzluğu bitirmek mümkün değildir. Kapitalizmin doğası, süper zenginler ile açlık çekenlerin birarada olmasını zorunlu kılar. Ancak ÇKP Kongresi’nde “orta halli müreffeh bir toplum” vaadedilirken, bir taraftan ülke içindeki geniş kitlelerin partiye ve devlete güven ve bağlılığı yeniden güçlendirilmek isteniyor; diğer taraftan da Çin’in çok yüksek düzeydeki ekonomik göstergeleri ve büyüme hızı ile dünyaya bir “ekonomik lider” olduğu bir kere daha hatırlatılmış oluyor.

 

İkincisi, konuşmadaki “Çin’e özgü sosyalizm” vurgusu, ideolojik-kültürel hegemonyanın temel sloganı olarak öne çıkarılıyor. Dünya “imparatorluğu”na aday olan gücün, bunu ideolojik kültürel-hegemonya ile birleştirerek, hem kendi halkını hem de dünyanın diğer halklarını bu hegemonyaya “gönüllü” hale getirmesi gerekiyor. Bunun için parlak sloganlar üretmek önemli bir unsur. Mesela İngiltere, “toprakları üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olma sürecinde, dünyaya “medeniyet” getirdiğini ileri sürmüştü. ABD’nin sloganı “demokrasi” oldu. Kanuni döneminde Osmanlı, batıya “adalet” götürüyordu. Çin ise “sosyalizm”in prestijini, gücünü, halklar üzerindeki cazip etkisini kullanmaya çalışıyor.

Gerçekte ne Çin sosyalist bir ülkedir, ne de dünyaya sosyalizm taşıyacaktır. Kendi ülkesindeki ekonomik atılımları devlet kapitalizminin gücüyle gerçekleştirmekte, ancak özel sektörü de büyüterek “süper zenginler” oluşturmaktan geri durmamaktadır.

Benzer biçimde dünyada Sudan’dan Malezya’ya, İran’dan Zimbabve’ye kadar, Çin’e doğrudan bağımlı olan pek çok ülke, gerici diktatörlüklerle yönetilmekte, şeriat kuralları ile halk üzerinde terör estirilmektedir. Kafaları karıştıran unsur, Venezüella, Ekvator gibi bazı Latin Amerika ülkelerinde kurulan “halkçı” yönetimlerin, kendisini “sosyalist” olarak tanımlamasıdır. Ancak bu durum, Latin Amerika ülkelerinin kendi iç dinamikleri, kitlelerin mücadele düzeyi ve tarihsel birikimi ile ilgilidir. Çin’in devlet kapitalizmiyle yönetilmesinin bir etkisi yoktur.

Zaten Çin, bugüne kadar resmi olarak da “ülkelerin içişlerine karışmama” politikası izlemekle övünen bir ülkedir. ABD’nin yarı sömürge ülkelere “demokrasi götürme” adına askeri darbeler düzenlemesi, siyasi baskı kurması gibi unsurlar kitleler nezdinde teşhir olduğu ve tepki topladığı için, Çin “içişlerine karışmıyoruz” diyerek kendi emperyal yüzünü gizlemektedir.

Bu bir yanıyla doğrudur da. Gerçekten Çin, “sosyalist” görünmeye çalışan Venezüella’yı da, gerici diktatörlüğün baskısı altındaki Sudan’ı da aynı biçimde sömürmektedir. Çin için asıl önemli olan, sözkonusu ülkenin nasıl yönetildiği değil, kaynaklarını ne kadar sömürebildiğidir.

Ancak “imparatorluk” iddiası, Çin’in hem içeride, hem de dışarıda kitlelerin sempatisini kazanmasını zorunlu kılmaktadır. Ve bu desteği alabilmenin en kolay yolu, dünya genelinde kitlelerin en büyük özlemi olan “sosyalizm”in prestijine sığınmaktır.

Başta “sosyalizm” olmak üzere, Çin hegemonyasının bütün ideolojik argümanlarını dünya genelinde yaymanın en kolay ve etkili yolu, eğitimdir. Ve Çin bu alana büyük yatırım yapmaktadır. Çin’de yabancı öğrenci sayısı, 2012’den bu yana yüzde 35 artmıştır. Bugün 205 ülkeden (bu rakam yaklaşık dünyadaki toplam ülke sayısıdır) 440 bin öğrenci Çin’de eğitim görmektedir. Dünyada 500 üniversitede Konfüçyüs Enstitüleri bulunmaktadır ve bu sayı her geçen gün artmaktadır. Çin Dışişleri Bakanlığı, “sihirli silah” olarak tanımladığı “Birleşik Cephe” bürosunu, Çin’in siyasal ve kültürel etkisini artırmak, Çin’e dış ülkelerde yerli işbirlikçiler bulmak, oradaki Çinli nüfusun örgütlerini ve yerel liderleri yönlendirmek için özel olarak kurmuştur. Birleşik Cephe bürosu, Çin hegemonyasının yayılma araçlarının en etkililerinden biridir.

 

Üçüncüsü, ÇKP kongresinde en büyük vurgu “yeni bir çağ” sözüydü. Elbette “çağ” kavramı, burjuva literatürde yanlış biçimde kullanılmaktadır. Gerçekte içinde bulunduğumuz çağ, “emperyalizm ve proleter devrimleri çağıdır” ve ABD’nin hegemonyası döneminde de, Çin’in hegemonyası döneminde de bu gerçek değişmez. ÇKP Kongresi’nde sözü edilen “çağ”ı ise, Çin’in “dünya imparatoru” olacağı yeni bir “dönem” olarak ele almak gerekir.

Son bir yıl içinde, Çin çok önemli üç hamle gerçekleştirdi. Birincisi, Mayıs 2017’de toplanan “Kuşak ve Yol Zirvesi” oldu. Bu zirveye 130’dan fazla ülkenin temsilcisi katıldı. Zirve “Yeni İpek Yolu’nun canlandırılması” gibi son derece iddialı bir hedef koymuştu önüne. Londra’dan Pekin’e uzanan demiryolunun inşası başta olmak üzere, Pekin’den Pakistan’a, Basra Körfezi’ne, Sudan ve Kızıldeniz’e, İran-Irak-Suriye hattından Akdeniz’e, İstanbul ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya, Güney Çin Denizi üzerinden Hint Okyanusu’na vb. uzanan sayısız kara-deniz-demiryolu inşasını öngörüyor. Ve bu ticaret yolları ile, Asya-Avrupa-Afrika kıtalarını dört bir koldan ahtapot gibi sararak, tüm ülkelere ticaret malları ile birlikte Çin hegemonyasını taşımayı hedefliyor.

Kuşak ve Yol Zirvesi’nde alınan kararlardan biri de Asya Kalkınma Bankası’nın kurulmasıdır. Bankanın kurucuları arasında BRİCS ülkelerinin (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika Cumhuriyeti) yanısıra dört G-7 ülkesi (Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Almanya) ile birlikte Mısır, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkeler de bulunmaktadır. Üye ülkelerin sayısı son katılımlarla 77’ye ulaşmıştır, Türkiye de bu ülkelerin arasındadır. Bu banka, İMF’nin alternatifi olarak Çin’in ekonomik hegemonyasını pekiştirecek olan bir kurumdur. Çin’in hegemonya inşasının ikinci büyük adımı budur.

Çin’in bu yıl içinde attığı üçüncü büyük adım ise, Kasım 2017’de Pekin’de ÇKP tarafından düzenlenen “Dünya Siyasal Partileriyle Yüksek Düzey Diyalog Toplantısı” oldu. Bu toplantıya sadece Çin ile ilişkisi bulunan siyasi partiler değil, dünyanın dört bir tarafından hükümet partileri de katıldı. Toplantıları düzenli hale getirme, iç tüzüğü ve birimleriyle kurumsallaştırma girişimleri bulunuyor. Bu adım, bir çok yönden tartışmalı hale gelen BM’ye alternatif uluslararası bir kurum hazırlığı anlamına geliyor. Zaten Çin’in kendi “Enternasyonal”ini kurma girişimi olarak tanımlanıyor. Çin’in siyasi hegemonyasını yayma, işbirlikçisi partilerin sayısını ve gücünü artırma, böylece başka ülkelerin yönetimlerinde etkili olma hamlesi olarak önem taşıyor.

* * *

2000’lerin başından itibaren, dünya hegemonyası yavaş yavaş el değiştirmeye başlamıştı. Terazinin kefesinde ABD’nin ağırlığı giderek azalırken, Çin’in ağırlığı arttı. Önce ekonomik hegemonya Çin’in eline geçti; dünya pazarlarında Çin’in gücü ABD’ninkiyle kıyaslanamayacak ölçüde büyüdü. Ekonomik güç siyasi gücü de beraberinde getirdi. Askeri olarak da hızla büyüyen Çin, artık ABD’ye meydan okuyacak, ABD’nin tahtına oturacak durumda olduğunu dünyaya ilan ediyor.

ÇKP’nin 19. Kongre’si, bunun somutlandığı yer oldu. Artık yeni bir dönem için, Çin imparatorluğu dönemi için start verildi.

Bu yazılara da bakabilirsiniz

Konkordato ilanları, patronlara kar olanağı

Ekonomik krizin en çarpıcı görüntülerinden birisi de konkordato ilan eden şirketler oldu. En ünlü markalar, …

Ekonomik kriz ve ekim şehitleri için ozalitler yapıldı

PDD ve DSB imzalı sticker ve ozalitler, İstanbul’un dört bir yanında duvarlara yapıştırıldı. Ekonomik krize …