Anasayfa / Ekonomi / Şekerde özelleştirme: Emperyalist tekellerin çıkarı için

Şekerde özelleştirme: Emperyalist tekellerin çıkarı için

AKP hükümetleri döneminde dizginsizce yürütülen özelleştirme saldırısında sıra şeker fabrikalarına geldi. Şubat ayının sonlarında, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı devlete ait olan 25 şeker fabrikasından 14’ünün özelleştirilmesi için ihale sürecinin başladığını duyurdu.

Yapılan açıklamaya göre, Afyon, Alpullu, Bor, Burdur, Çorum, Elbistan, Erzincan, Erzurum, Ilgın, Kastamonu, Kırşehir, Muş, Turhal ve Yozgat şeker fabrikaları satışa çıkarıldı. Bu fabrikaların çoğu TC’nin ilk dönemlerinde kurulan fabrikalar.

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi, sadece fabrikaların satılması anlamına gelmiyor. Fabrikalar, bulundukları kentin lokomotifi niteliğini taşıyor. Pancar üreticisinden fabrikada çalışan işçiye, bölge esnafından hayvancılık yapanlara kadar çok geniş bir kesimin istihdamı ve geçimi, bu fabrikalar üzerinden gerçekleştiriliyor. Pancarın kendisi şeker üretiminde kullanılırken, küspesi doğal hayvan yemi ve doğal gübre olarak değerlendiriliyor.

Ülke genelinde yaklaşık 200-250 bin dolayında çiftçi, şeker pancarı üretimi gerçekleştirmektedir. Bu ortalama 1,5-2 milyon insanın, sadece pancar üretiminden geçimini sağladığını gösterir. Bu pancarın işlendiği fabrikalarda çalışan işçiler, pancar küspesini hayvan yemi olarak kullanan besiciler dahil edildiğinde, milyonlarca insanın pancar üretimine bağlı olarak yaşamını sürdürdüğünü görebiliriz.

Tüm bunlar, şeker fabrikalarının ülke ekonomisinde son derece önemli bir yer tutmasını sağlıyor. Pancar, boyutundan çok daha geniş bir alanda ekonomik fayda getiriyor.

Yapılan özelleştirme ise, ülkenin emperyalist tarım tekellerine bağımlı hale gelmesinde, atılan  büyük bir adımdır. Yanısıra, Amerikan tarım tekellerinin GDO’lu mısırlarının ülke pazarını tümüyle ele geçirmesi, toplumsal sağlığı da tehlikeye atması demektir.

 

Tillerson-Erdoğan görüşmesinde Cargill kıyağı

15 Şubat günü Türkiye’ye ziyaret gerçekleştiren ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Erdoğan ile başbaşa bir görüşme yapmış ve bu görüşme çok tartışılmıştı. Görüşmede, her türden devlet geleneğine ve kuralına aykırı olarak Tillerson ile Erdoğan başbaşa konuşmuştu. Görüşmeye sadece Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “tercüman” olarak katılmış, üçü dışında tek bir kişi bile görüşmede yer almamıştı. Yine kural ve geleneklere ayrıkı olarak, görüşmenin kaydı, tutanağı yoktu.

Tam 3 saat 15 dakika süren bu görüşmede ne tür kirli pazarlıkların yapıldığı zaman içinde ortaya çıkacaktır. Kirli pazarlık olmasa, görüşme gizli yapılmazdı zaten.

Görüşmedeki konulardan birinin de şeker fabrikalarının özelleştirilmesi olduğu belli oldu. ABD’li nişasta bazlı şeker (NBŞ) üreticisi Cargill, Türkiye şeker pazarını ele geçirebilmek için bu özelleştirmelere ihtiyaç duymuştu; Erdoğan da Cargill’in çıkarlarını savunmak için özelleştirmelerin düğmesine bastı.

Cargill 1865 yılında ABD’de kurulmuş bir tahıl şirketi. Bugün dünyanın 61 ülkesinde ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda faaliyet gösteriyor. Yıllık cirosu 60 milyar doların üzerinde.

Bu 61 ülkenin içinde Türkiye de var. 1960’dan bu yana Türkiye ile iş yapıyor; 1986 yılında Türkiye’de şube açacak kadar işleri büyüttü. 1997’de Bursa’nın Orhangazi ilçesinde mısır şurubu üretmek için 90 milyar dolarlık bir fabrika kurdu. Türkiye’ye işlenmiş fındık, hububat, yem, ayçiçeği ve pamuk ithal ediyor.

ABD bağımlısı hükümetler, Cargill’in işini kolaylaştırmak için bugüne kadar çok çeşitli adımlar attılar. Mesela pamuk, ayçiçeği gibi Türkiye’nin son derece önemli üretim ve ihracat kalemleri, Cargill tekelini zengin etmek için yıkıma uğratıldı; bugün Cargill bunları Türkiye’ye ithal ediyor.

Cargill için bir başka “kıyak”, Orhangazi’deki fabrikanın “birinci derece tarım arazisi” üzerine kurulmuş olması. Bu arazi nedeniyle bu tekel aleyhine 4 ayrı dava açıldı. Bu davalardan dolayı üretim yapmaması gerekiyor; ancak Erdoğan hükümeti, çıkardığı kararname ile üretime devam etmesini sağladı.

Cargill, AKP hükümetleri dönemi boyunca hem fabrikanın bulunduğu arazinin “birinci derece tarım arazisi” statüsünün değiştirilmesini, hem de mısır şekeri üretimindeki yüzde 10’luk kota uygulamasının kaldırılmasını istedi. AKP buna gönüllü olmasına rağmen, yükselen tepkiler nedeniyle yapamadı. Şimdi Tillerson-Erdoğan görüşmesinde, pazarlık konularından birinin Cargill’in talepleri olduğu ortaya çıktı.

Ve Cargill’in taleplerine şeker fabrikalarının özelleştirilmesi de eklenmiş durumda. 14 şeker fabrikasının özelleştirilmesi, ardından kapatılması isteniyor. Böylece pancar şekeri üretimi yokedilecek, Cargill mısır şurubu üreterek ya da ithal ederek Türkiye’nin şeker pazarında tam hakimiyet kuracak. Bugün çeşitli bahanelerle şeker fabrikalarının özelleştirilmesinin nedeni budur.

 

Özelleştirme saldırısı dizginsiz

1980’lerin başlarından itibaren özelleştirme saldırısı dünya genelinde hız kazandı. “Devletin ekonomiye müdahalesinin ortadan kaldırılması” ve böylece “ekonominin güç kazanması” olarak tanımlandı bu saldırı. Gerçekte ise tekellerin dizginsiz sömürüsünün önünün açılması; ekonominin emperyalist tekellere peşkeş çekilmesi; işçi sınıfının kazanılmış haklarının gaspedilmesi anlamına geliyordu.

Türkiye’de ilk özelleştirme 1984’te Özal ile başladı. O günden bu yana özelleştirmelerden toplam 68.4 milyar dolar elde edildi.

AKP dönemi ise, en fazla özelleştirmelerin yapıldığı dönemdir. Öyle ki, AKP’nin 15 yıllık döneminde, özelleştirmelerden elde edilen gelir 60.4 milyar dolardır. Yani AKP’ye kadar olan dönemde özelleştirmeden elde edilen para 8 milyar dolar iken, AKP döneminde 60 milyar dolar olmuştur.

Özelleştirmelerden elde edilen bu devasa paranın nereye harcandığı da ayrı bir sorudur. Burada tam bir belirsizlik vardır. Özelleştirme İdaresi, bu durumu gizlemekte, sitesinde bu konuda veri yayınlamamaktadır.

Keza, özelleştirilmeden önce devlete çok büyük vergiler ödeyen KİT’lerin, özelleştirmeden sonraki vergi tablosu da belirsizdir. Onları satın alan tekellerin, bu fabrikalara ilişkin ne kadar vergi ödediği bilinmemektedir.

 

Şeker mi, şurup mu

Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ’nin 2016 Raporu’na göre 2016-2017 döneminde, dünya şeker üretimi 168 milyon tondur; şekere olan talep ve tüketim ise 174 milyon ton civarındadır. Yaklaşık 6 milyon tonluk arz açığı, şeker fiyatlarını artırmakta, şeker tekellerinin güç kazanmasına neden olmaktadır. Şeker fiyatlarının 2016 yılında dünya genelinde yüzde 34 artmış olması bunun göstergesidir. Bu koşullarda şeker fabrikalarının özelleştirilerek kapatılması, ülke ekonomisini ithalata bağımlı hale getirme amacının açık göstergesidir.

Dünyada şeker üretiminin yüzde 77’si şeker kamışından, yüzde 23’ü ise pancardan elde ediliyor. Arz açığı, başta mısır olmak üzere, buğday, patates gibi ürünlerden, nişasta bazlı şurup üretimiyle kapatılıyor.

Dünyada mısır şurubu üretimi asıl olarak ABD’de yapılıyor. AB’de toplam şeker üretiminin sadece yüzde 5’i NBŞ olarak yapılıyor. Fransa, Hollanda, İngiltere gibi birçok ülke, NBŞ üretimini bırakmış durumda.

ABD, aynı zamanda genetiği değiştirilmiş (GDO’lu) mısır üretiminde de “lider” konumda. Yani Türkiye’de pancardan şeker üretilen fabrikalar kapatıldığında, ABD’nin GDO’lu mısır şurubunu, üstelik de şekerden çok daha yüksek fiyata ithal etmek zorunda kalacağız.

Dünya genelinde, şeker üreten (pancar ve şeker kamışından) ülkeler arasında, Türkiye 12. sırada yer almaktadır. Dünya şeker pancarı üretiminde ise yüzde 7’lik pay ile 5. sırada bulunuyor.

NBŞ, pancar şekerine göre daha ucuza üretiliyor ve gıda sanayinde daha yoğun olarak kullanılıyor. Ve bugün obezite başta olmak üzere, pek çok hastalığın kaynağında NBŞ bulunuyor. Yanısıra, ABD’nin GDO’lu mısır üretimi, insan sağlığına dönük olarak en ciddi tehdidi oluşturuyor.

Yani şeker fabrikalarının özelleştirilmesi, ülke ekonomisine hakim olacak olan mısır şurubu üzerinden, insan sağlığını da doğrudan tehdit ediyor.

 

Özelleştirme, aynı zamanda sendikasızlaştırmadır

Özelleştirme politikalarının uygulanmasında en temel neden olarak; kamu işyerlerinde gereğinden fazla işçi çalıştırılması, bunun da verimsizliğe yol açması gösterilmektedir. Dolayısıyla özelleştirme gerçekleştiğinde ilk yapılan, “fazla” olarak görülen işçileri işten çıkarmaktadır. Bu durum çok sayıda sendikalı işçinin işsiz kalmasına yol açıyor. Böylece, sendikalaşma düzeyinde bir düşüş yaşandığı gibi, işsizlik de artıyor.

Özelleştirme uygulamaları içerisinde genelde büyük ölçeklere sahip kamu işletmelerinin küçük iş yerlerine ayrılarak satılması yolu tercih edilmektedir. Bu durum, sendikalaşmaya uygun olan çok sayıda işçinin çalıştığı büyük ölçekli işletmelerin, daha az işçinin çalıştığı ve sendikaların gelişmesinin güç olduğu küçük ve orta ölçekli işletmeler haline dönüşmesi demektir. Özelleştirme süreciyle beraber, özel sektör işverenlerine devredilen işyerlerinde, örgütlenmiş olan sendikalara ve sendikalı işçilere baskı uygulanması, işlerin taşeronlara verilmesi ve üretimin bir bölümünün fason veya ev işi verme gibi yöntemlerle işyeri dışına taşınmasıyla sendikaların devre dışı bırakılmasına yönelik yollar aranmaktadır.

* * *

Kısacası özelleştirme, ülkenin emperyalizme daha bağımlı hale gelmesi, ithal malların artması, dolayısıyla daha pahalıya mal olmasının yanı sıra, işsizlik ve sendikasızlık olarak da işçi ve emekçilerin zararına işlemektedir. İşçi sınıfının özelleştirmeye karşı mücadelesi, iş-ekmek mücadelesi olduğu kadar, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı da yönelmesi demektir. Emperyalizme ve ona hizmet eden hükümetlere karşı mücadele edilmeden, özelleştirmeye karşı mücadele edilemez. En son şeker fabrikalarının özelleştirilme saldırısı, bu gerçeği bir kez daha gözler önüne sermiştir.