Anasayfa / Genel / Arkayazı / ABD’nin İran’a dönük yeni planları

ABD’nin İran’a dönük yeni planları

Suriye’de IŞİD’e karşı savaşın belli bir sona ulaşmış olması, ABD’nin yeni ataklar yapmasını zorunlu kılıyor. Çünkü Suriye’deki tablo, ABD’nin artık Suriye’de asker bulundurmasının uluslararası meşruiyetini ortadan kaldırıyor. Zaten Suriye hükümeti bu doğrultuda açıklamalar da yapıyor, ABD’nin Suriye’deki varlığını sorguluyor, sorgulatıyor. YPG dışında, ABD’nin Suriye’de kalmasını savunan başka bir güç bulunmuyor.

Bu koşullarda ABD, yeni bir çatışma alanı, yeni bir savaş gerekçesi oluşturmaya çalışıyor. Son dönemde İran üzerinde yoğunlaşan hamleler, bu çabanın yönünü gösteriyor.

 

ABD nükleer anlaşmadan neden çekildi

ABD, Mayıs ayında P5+1 ülkeleri ile İran arasında imzalanan nükleer anlaşmadan (JCPOA) tek taraflı olarak çekildiğini açıkladı. Gerekçe olarak da İsrail Başbakanı Netanyahu’nun sunduğu, inandırıcılığı olmayan “belgeler”i gösterdi. Oysa bu belgeler, 2015 öncesine ait belgelerdi. Bununla da kalmadı, İran ekonomisinin kritik sektörlerini hedef alan sert yaptırım kararını açıkladı. “İran’da rejimin değişmesini istediğini” de ekledi.

Nükleer anlaşma, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi (ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Çin) ve Almanya (P5+1 ülkeleri olarak tanımlanıyor) ile İran arasında 2015 yılında imzalanmıştı. Bu anlaşma ile İran, nükleer çalışmalarını sınırlamayı ve denetime açmayı kabul etmiş, karşılığında ise İran üzerindeki yaptırımlar kaldırılmıştı.

ABD başkanı Trump, göreve geldiği günden itibaren bu anlaşma hakkında olumsuz konuşuyor, “korkunç” olarak değerlendiriyordu. Ve tam da Ortadoğu’da IŞİD’in yenildiği, Suriye’de savaşın sona yaklaştığı bir dönemde, Ortadoğu’nun dengelerini yeniden bozmak, savaş ortamını sürekli kılmak için harekete geçti. İran’la yapılan anlaşmayı, tek taraflı olarak feshetti.

Bu anlaşma aslında ABD’de Obama döneminin sembollerinden biri olmuştu. O dönem, dünya üzerinde ABD’nin kaybettiği hegemonyayı “yumuşak güç” kullanarak yeniden inşa etme politikası izleniyordu. Bu nedenle Obama barış anlaşmaları imzalıyor, Suudi Arabistan kralının önünde eğiliyordu vb… Elbette bu politika işe yaramadı, ABD daha fazla güç ve hegemonya kaybı yaşadı.

Çünkü ABD’nin dünya imparatorluğunu kaybetmesinin asıl nedeni Obama’nın ya da bir başkasının politikaları değildi. ABD ekonomik gücünü kaybediyor, üretim üstünlüğünü kaybediyor; bu nedenle dünya pazarları üzerindeki hegemonyasını da kaybediyor. Ortaya çıkan açığı, askeri gücünü kullanarak örtmeye çalışıyor. Ekonomik olarak kaybettiği ülkeleri, askeri zor ile tutmaya çabalıyor.

Elbette bu da işe yaramıyor. Çin’in devasa ekonomik gücü ve bunun yarattığı siyasal gücü karşısında ABD’nin kayıpları her geçen gün artıyor. Askeri gücü de artık eskisi kadar etkin değil. Çünkü hem Rusya’nın ABD’den daha etkin bir askeri güce ulaştığı görülüyor, hem de Çin’in askeri gücünü büyütme çabaları artık sonuç vermeye başlıyor.

Bu koşullarda ABD, ister Obama döneminin “yumuşak güç” politikasını uygulasın, isterse Trump eliyle dünyayı yangın yerine çevirmeye çalışsın, gidişatı değiştiremeyecek. Tersine, kaldırdığı taşlar kendi ayağına düşecek.

Öyle de oluyor. Mesela İran nükleer anlaşmasından çekilmesi, ABD’nin etkinliğini artıran, İran ya da başka bir ülke üzerinde “tehdit” duygusu uyandıran bir etki yaratmadı. Tam tersi oldu; en yakın müttefikleri AB ülkeleri, İran’la nükleer anlaşma konusunda ABD’yi yalnız bıraktı.

 

AB ülkeleri, ABD’nin kararını reddetti

ABD, kendisinin anlaşmadan çekildiğini duyururken, diğer imzacı ülkelerin de anlaşmadan çekilmesi için baskı yapmaya çalıştı. Belirli ürünlerin sevkiyatı ve İran’dan petrol alımı da dahil olmak üzere İran ile ticaretin durdurulması konusunda hem imzacı ülkelere hem de dünyaya ültimatom verdi.

Ancak işler ABD’nin istediği gibi ilerlemedi. ABD’nin anlaşmadan çekilmesi, diğer ülkelerin tepkisi ile karşılandı.

ABD açısından en beklenmedik tepki, AB ülkelerinden geldi. ABD, anlaşmadan çekildiğini 8 Mayıs günü açıklamıştı; 9 Mayıs günü İngiltere, Almanya ve Fransa ortak bir bildiri yayınlayarak nükleer anlaşmaya bağlı olduklarını ifade ettiler. Bildiride, anlaşmanın BM-GK’nın 2231 sayılı kararıyla oy birliği ile onaylandığı, bu nedenle uluslararası hukuk çerçevesinde anlaşmanın bağlayıcılığını sürdürdüğü hatırlatıldı ve “anlaşma ortak güvenliğimiz için önemini koruyor” dendi.

Ardından AB, 18 Mayıs günü ABD’nin İran yaptırımlarını boşa çıkarmak ve Avrupalı firmaları ABD’nin muhtemel İran yaptırımlarından korumak için, 1996’dan kalma Blocking Statute (Engelleme Mevzuatı) yasasını tekrar etkin hale getirdiğini duyurdu. Yasa, Avrupalı şirketleri, ABD’nin İran anlaşmasından çekilmesi sonrasında devreye girecek yaptırımlara bağımlı olmaktan kurtarıyor, ABD yaptırımları konusundaki mahkeme kararlarını tanımamayı sağlıyor.

Bu Blocking Statute yasası, ABD’nin 1996 yılında Küba, İran ve Libya ile ticaret yapan yabancı firmaları cezalandırmak istemesi üzerine gündeme gelmişti. Dönemin ABD Başkanı Clinton, bu koşul karşısında yaptırımların uygulanmasından vazgeçmişti. Bu nedenle AB yasasının uygulanmasına da gerek kalmamıştı.

Avrupa Komisyonu, enerjiden sorumlu üyesi Miguel Arias Canete’yi Tahran’a gönderdi. Canete, 19 Mayıs’ta yaptığı İran ziyaretinde, İran petrol ve gazını almaya devam etmek ve Avrupa şirketlerini ABD yaptırımlarından korumaya yönelik planları sundu.

28 AB ülkesini bağlayan bu tür ortak açıklama ve tutumların yanısıra, tek tek ülkelerin attıkları adımlar da önemliydi.

ABD’nin en yakın müttefiki İngiltere, ilk harekete geçenlerden biri oldu. İngiliz Pergas Konsorsiyumu, İran’ın güneybatısındaki bir petrol sahasını geliştirmek için İran’la 1.2 milyar dolarlık ön anlaşma imzaladı.

Almanya Başbakanı Merkel, daha açık bir tutum aldı. ABD, “İran’da iş yapan Alman şirketleri derhal operasyonlarını kesmeli” talimatı vermeye kalkınca, Merkel doğrudan “Avrupa artık ABD’ye güvenemez, kendi kaderini ellerine almalı” dedi. 21 Mayıs’taki Rusya ziyareti sırasında, ABD’nin kesinlikle karşı çıktığı Kuzey Akım 2 boru hattını (Rus doğalgazını, Ukrayna’yı bypass ederek Almanya’ya taşıyan boru hattı) konuşurken Trump’a rağmen İran’la anlaşmayı sürdüreceklerini belirtti.

Merkel’in Rusya’dan sonra Çin’e yaptığı ziyaret, tutumunu daha da pekiştiriyordu. Bu ziyarette Çin ile ticaret ve işbirliği konularında anlaşmalar yapıldı, Alman firmaların Çin piyasalarına erişimi konusunda olanaklar açıldı. Bu arada bir taraftan “dünya ticaretinde serbestliği koruma kararlığını” ifade ederek ABD’nin Çin’den ithalata dönük vergi kararına; diğer taraftan İran ile nükleer anlaşmadan ayrılmasına tepki göstermiş oldu.

Fransa Başbakanı Macron ise, daha baştan anlaşmanın iptal edilmemesi için çok uğraştı. Trump ile “elele” fotoğraf vermişlerdi, ancak ABD’nin İran politikasını “hata” olarak niteledi ve ortak olmayacaklarını gösterdi. Merkel’in arkasından Macron da bir Rusya ziyareti gerçekleştirerek İran ve yaptırımlar konusunu görüştü. ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesine rağmen İran’daki Avrupalı şirketlerin varlığını garanti altına alacaklarını söyledi.

Aslında Fransa, ABD’yi fazla karşısına almak istemiyor, arada bir tutum sergilemeye çalışıyor. Fransız devi Total’in İran’dan çekileceğini duyurması ABD’ye bir mesaj anlamını taşıyordu. Keza İtalyan çelik üreticisi Danieli ile Danimarkalı Maersk, aynı yoldan gitmeye çalışıyor.

Ancak bu tablo, AB’nin İran’la nükleer anlaşma konusunda ABD’ye karşı çıktığı gerçeğini değiştirmiyor.  Macron, Merkel ve Theresa May, ortak bir açıklama yaparak, ABD’nin İran anlaşması konusunda diğer ülkeleri sıkıntıya sokacak eylemlerden kaçınmasını istediler.

AB ülkelerinin Trump’ın kararına ortak olmayacakları, ya da bunu çok sınırlı düzeyde tutacakları ortada. Bundan daha önemlisi, Rusya ile Çin’in tutumu. Her iki ülke de İran ile ilişkilerini sürdürmekte kararlı olduklarını her fırsatta ortaya koyuyorlar. Zaten Rusya ve Çin’in İran ile ilişkileri nükleer anlaşmanın çok ötesinde. Suriye savaşında, Yemen’den Irak’a kadar Ortadoğu politikalarında önemli siyasi-askeri ve ekonomik ortaklıkları var. Çin’in ayrıca İran’dan rekor düzeyde doğalgaz ve petrol ithalatı, ayrıca İran’daki Güney Pars gaz yataklarına önemli yatırımları sözkonusu. 2015’teki anlaşmanın ardından Çin başkanı Şi Jinping, İran’ı ziyaret etmiş, iki ülke arasındaki ticaret hacmini 25 yılda 600 milyar dolara çıkaracak anlaşmalar imzalamıştı.

Çin de Rusya da İran ile olan ilişkilerine daha stratejik baktıkları için, ABD’nin kararı onları etkilemeyecektir.

 

İran hedefte

İran son dönemde, doğrudan hedefte olduğunun bilinciyle hareket ediyor. En başta, ABD’nin ültimatom ve dayatmalarına karşılık, kendi ültimatom ve dayatmalarını ileri sürüyor. ABD, AB’yi nükleer anlaşmadan çekilmeye zorlarken; İran, AB ülkelerine 60 günlük süre tanıdığını duyurdu. Nükleer anlaşmanın sürdürüleceğine dair AB’den güvence istedi ve eğer bu güvenceler verilmezse, kendisinin de nükleer çalışmalarına devam edeceğini açıkladı. Bu tehdidi, özellikle AB üzerinde oldukça etkili oluyor.

Yanısıra, kendisine dönük provokasyonlar konusunda son derece soğukkanlı davranıyor. Mesela ABD’nin nükleer kararını açıklamasından bir gün sonra, İsrail uçakları Suriye’deki İran askeri üslerini bombaladı. Bu bombardımanın bir kısmı Suriye hava savunma sistemleri tarafından etkisiz hale getirilirken, bazı İran üslerinde tahribat yaşandı.

Geçtiğimiz günlerde ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, nükleer anlaşmanın sürmesi için 12 maddelik yeni İran stratejisini açıkladı. İran’ın Suriye’deki tüm askeri varlığını geri çekmesini de içeren ve İran’ın koşulsuz teslimiyeti anlamına gelen bu maddeler, toplamda İran’da bir “rejim değişikliği”ni öngörüyor. Elbette İran bu koşulları derhal reddetti.

2015’te yapılan nükleer anlaşma öncesinde İran’a dönük yaptırımlar, İran üzerinde büyük bir ekonomik ve siyasi baskı yaratıyordu. İran anlaşma ile bu baskıdan kurtulduktan sonra eli rahatlamıştı. Bir taraftan ticaretin serbestleşmesiyle ülkenin ekonomisinde önemli düzelmeler yaşarken, diğer taraftan Ortadoğu’daki hamlelerinde daha serbest hale geldi. Yemen’de, Suriye’de ve Irak’ta doğrudan savaş yürütebilecek bir güce kavuştu, Lübnan üzerindeki siyasi etkisini artırdı.

Şimdi ABD, kendi Ortadoğu politikalarının önünde önemli bir engel haline gelen İran’ı sınırlamak-kısıtlamak istiyor. Bunun için birkaç koldan birden saldırıyor.

Birincisi, İsrail üzerinden İran’ın Suriye’deki askeri varlığına yönelik saldırıları artırıyor. İsrail’in Suriye’deki İran üslerini vurması bu cephenin açılması hedefini taşıyor. Bu saldırılarda İran’daki nükleer tesislerin hedef alınması ihtimali de var, ama şimdilik uzak bir ihtimal. Çünkü İran’ın buna cevabı çok sert olacaktır.

Diğer taraftan Suriye’deki askeri üslerine dönük saldırılara karşı sessiz kalmayı tercih etti. Çünkü İran, Suriye’de Esad hükümeti lehine giderek gelişen süreci kesintiye uğratacak bir çatışma istemiyor. Keza Rusya ve Çin’in uluslararası kurumlarda kendisine verdiği desteği zora sokacak bir hamleden de kaçınıyor. Bu koşullarda Ortadoğu genelinde kazandığı zaferleri riske atmamak için, İsrail’in İran’ı hata yapmaya zorladığı kışkırtıcı eylemleri, askeri saldırıları karşısında soğukkanlılığını korumaya devam ediyor. Elbette şimdilik…

İkincisi, ABD yeni yaptırımlar getirerek İran ekonomisini çökertmek ve bunun üzerinden içte toplumsal muhalefeti örgütleyerek ayaklanmalar başlatmak istiyor. İlk elde bazı İran kentlerinde ortaya çıkan eylemler ve İranlı Kürt örgütlerin ABD’den destek isteyen açıklamaları bu yöndeki ilk işaretler olarak görülebilir.

Üçüncü saldırı ise, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikler (BAE) ve İsrail üzerinden siyasal baskıyı artırmak olabilir. Bu İran karşıtı cepheye Mısır’ın da dahil olmasını istiyor. Bir süredir Mısır, Suudi Arabistan ve Katar’dan oluşacak bir Arap askeri gücünün, Fırat’ın doğusuna yerleşmesi, burada İran’a karşı bir barikat oluşturması planları konuşuluyor. Hayata geçme ihtimali zayıf da olsa, olmayacak bir şey değil.

 

İran’ı dize getirmek kolay değil

ABD dört koldan İran’ı kuşatmaya çalışadursun, fakat İran’ı ulaştığı düzeyden geriye düşürmek hiç kolay olmayacak. En başta, bölgede IŞİD’e karşı verdiği savaş, bölge ülkelerinin desteğini kazanmasını sağlıyor. Yanısıra ABD karşıtı duruşu ve bunu askeri olarak ortaya koyması da birçok ülkenin ondan destek almasını getiriyor.

Son olarak 6 Mayıs’ta Lübnan seçimlerinde Hizbullah’ın mecliste önemli bir güce ulaşması, 15 Mayıs’ta Irak seçimlerinde ABD karşıtı bir seçim tablosunun ortaya çıkması gibi unsurlar, bölgede İran’ın değil, ABD’nin sınırlanmakta olduğunu gösteriyor.

ABD İran’la ilişkiyi sürdürmeye devam eden şirketlere dönük olarak yaptırım kararlarını açıklamaya başladı. Ancak bunun etkili olabilmesi oldukça zor. Diğer taraftan, Ortadoğu hegemonyasından vazgeçmeyen ABD, yeni askeri-ekonomik saldırıların hazırlığını yapmaya devam ediyor.

Bu yazılara da bakabilirsiniz

1 MAYIS: Birlik-Mücadele-Dayanışma!

Proletaryanın “birlik, mücadele ve dayanışma” günü 1 Mayıs yaklaşıyor. Fakat ne yazık ki 1 Mayıs’a …

Silahlanma ve savaş

Rusya Devlet Başkanı Putin, Mart ayının başında “ülkenin yıllık değerlendirmesi”ni yaptığı konuşmasında, yeni bir füze …