Anasayfa / Genel / Adana’nın “sürme gözlü”sü, İstanbul’un “Kara Murat”ı ATAMAN İNCE

Adana’nın “sürme gözlü”sü, İstanbul’un “Kara Murat”ı ATAMAN İNCE

Adana’nın “sürme gözlü”sü, İstanbul’un “Kara Murat”ı

ATAMAN İNCE (*)

ataman ince

Adana’nın “Sedat”ı, “sürme gözlüsü”, İstanbul’un “Kara Murat”ı ATAMAN İNCE’yi, birçok yönü ve özellikleriyle anlatmak mümkün. Ama her şeyden önce farklı bir yönetici ve önder özellikleriyle anlatılmalıdır. Hele ki, bürokratik-kariyerist önderlik tarzının devrimci harekete sirayet ettiği bir dönemde onun o mütevazi, sessiz ama gerektiği yerde katı ve uzlaşmaz tutumu, aynı zamanda özeleştirel tarzı çok daha önem kazanıyor.

Bölgemize İK üyesi olarak geldiğinde Ataman’la ilk karşılaşmamızdaki duygularım, şaşkınlık ve garipsemeydi. Bir defa, İK’da yer alması yönüyle oldukça gençti. (Onun henüz 14 yaşında kavgaya atıldığını bilemezdik tabi) İkincisi, son derece sade, güler yüzlü, alçakgönüllüydü. Gençliği ve yapısal özelikleriyle akranımız gibiydi. Yanında aynı düzeyde bir yoldaşınızın, sevdiğiniz bir arkadaşınızın yanındaymış gibi bir rahatlık duyabilir, espriler yapabilirdiniz. Birlikte çalıştığı, aynı evi paylaştığı genç yoldaşlarla şakalaşıp boğuştuğu bile olurdu. Kısaca Ataman o güne dek tanıdığımız ‘önder’ tipine hiç benzemiyordu. O dönem, yaşları 15-20 arasında olan bizlere göre ‘önder’ olarak gördüklerimiz ‘yaşlı’ yoldaşlardı. Bizimle ilişkileri ciddi ve mesafeliydi. O yüzden Ataman’ın birçok tavrına şaşıp kalıyor ve yadırgıyorduk…

Onu ilk zamanlar sadece örgütçü özellikleri ile tanımıştık. Ama Ataman gerçekten çok yönlüydü. Şehit cenazelerimizde, yasadışı gösterilerimizde elinde otomatik silah en önde yürürken de görecektik, yoldaşlarımızın mezarı başında kitleye çektiği ajitasyon ve silahlar havada içtirdiği devrim andıyla da. Örgütümüzün askeri eylemlerinde, cezaevi yaşamında, katliamlarda, firarlarda… O sessiz, mütevazi insanın ne çok yetenek taşıdığını, zaman bize gösterecekti.

 

Kitlelere Açıklık ve Özeleştiri

Ataman’la ilk görüşmemde yaşadığım şaşkınlık, onunla birlikte geçen kimi olaylarda daha da artıyor fakat onu tanıdıkça bu şaşkınlık, giderek büyük bir sevgiye ve saygıya dönüşüyordu.

Bunlardan biri, o yıllarda çok moda olan farklı siyasetlerle yapılan tartışma toplantılarından birinde yaşandı. Konu, Mao Zedung’tu. O dönem, tartışmasız, önder, hatta ‘usta’ kabul edilen Mao Zedung’un tarafımızdan ‘revizyonist’ ilan edilmesi, bomba etkisi yapmıştı tüm devrimci hareketlerde. ‘Üç Dünya Teorisi’nin reddi ile başlayan ve ardından Mao Zedung Düşüncesi’nin de reddini izleyen başını AEP’in çektiği uluslararası komünist hareketin Türkiye Devrimci Hareketi’ni sarsan baş döndürücü gelişmeler yaşanıyordu. Biz de kuruluşumuzdan itibaren başta ÜDT olmak üzere MZD’ye karşı çıkarak o güne dek kesin doğru görülen birçok anlayışı yerle bir etmiştik. ‘Yarı feodal, yarı sömürge’ tahlilinden ‘halk savaşı’na kadar Çin Devrimi ve Mao’dan etkilenerek şabloncu bir şekilde Türkiye’ye uyarlanan teorileri eleştirerek adeta bir çığır açmıştık. Tartışma toplantısı aldığımız yapı ise, Mao’cu çizgiyi ısrarla ve en katı haliyle savunan Partizan’dı.

Toplantı, Ataman yoldaşın sorumluluk bölgesinde alınmıştı ve dolayısıyla hazırlığı da konuşmacıları da onlar belirleyecekti.

Toplantıya güle oynaya gidildi. Bizimkiler toplantıdan üstün çıkacaklarından gayet emin ve rahattılar. O yönde espriler yapıp gülüyorlardı. Bahar aylarına girmiş olmamızdan dolayı toplantı yeri, şehrin dışında kırsal bir alanda seçilmişti. Oraya ulaştığımızda Partizanlı arkadaşların daha önceden gelmiş olduklarını gördük. Tartışma yerlerini almış ve ciddi bir şekilde bekliyorlardı. Yine aynı bölgeden farklı siyasi hareketlere mensup devrimciler de gelmişti dinleyici olarak.

Toplantıyı yönetecek bir kişi belirlendikten sonra (bu görev daha çok tartışma yapan gruplar dışından gelenlerden seçilirdi) toplantı başladı. İlk söz hakkı bize verildi ve sözcü konumundaki yoldaş uzunca bir giriş konuşması yaptı. Aynı şekilde Partizanlı arkadaşlar da sözcüleri vasıtasıyla uzun uzun kitaplardan alıntılar yaparak görüşlerini kanıtlamaya çalıştılar. Toplantıya birçok kitap da getirip önlerine yığmışlardı. Daha önceden belirledikleri bölümleri açıp açıp alıntıları okuyorlardı.

Bize gelince, bölge komitemizin ve sözcümüzün gerek hazırlıkları, gerekse de tartışmada sergiledikleri performans oldukça vasattı. Tartışma ilerledikçe bizimkiler gerekli yanıtları vermekte zorlanıyor, toplantı üstünlüğünü karşı tarafa kaptırıyorlardı. Bu kadar hakim olduğumuz bir konuda böyle bir tabloyu hiç beklemiyorduk. Karşı taraf, tartışmayı oldukça ciddiye almış ve iyi hazırlanmıştı. Süre ilerledikçe, sıkıntımız da artmaya başladı. İçim içimi yiyordu. Sıkıntıdan kıvrandığımı fark eden Ataman yanıma geldi ve ‘konuşmak istiyorsan, söz al konuş’ dedi.

Toplantıya gelirken özel bir hazırlık yapmamıştım. Görevli yoldaşların iyi bir hazırlıkla geleceklerinden ve toplantıdan çok net bir üstünlük kuracağımızdan emindim. Çünkü MZD hakkında diğer siyasetlerle daha önceden de irili ufaklı bir dizi tartışma yaşamıştık. Yayın organlarımızda sayfalarca yazılmış, Maocu akımlarla polemikler yürütülmüştü. Ayrıca hemen tüm kadrolarımız, komitelerimiz Mao Zedung konusunda özel bir eğitimden geçmiş, ML temel klasikler ile Mao’nun neredeyse bütün ciltleri hatmedilmişti. Gerçi aradan bir yıla yakın bir zaman geçmişti ama bunlar öyle kısa sürede unutulacak konular değildi.

Hazırlıksız gelişin sıkıntısına rağmen eskiye dayanan bilgilerime güvenerek biraz da Ataman’ın cesaretlendirmesiyle söz aldım. Yoldaşların eksik bıraktığını düşündüğüm konuları açtım ve karşı tarafın ileri sürdüğü savları çürütecek görüşlerimizi ortaya koymaya çalıştım. Daha sonra Ataman da kısa bir konuşma yaptı. Durumu biraz toparlamaya çalıştı. Bu çabalarla toplantı sonuna doğru dengeyi sağlamış gibi olduk. Yine de içim buruktu ve kızgındım. Böyle bir sonucu hak etmediğimizi düşünüyor, hazırlıksız gelen komiteye de kendime de kızıyordum. Sonuçta toplantı, adeta bir ‘pat’ durumuyla, iki tarafın birbirine tam üstünlük kuramamasıyla sonlandı. Ayrıca, kavgasız, gürültüsüz, el sıkışarak ayrılan bir tartışma toplantısı yapmış olmanın olumluluğu da vardı.

Geldiğimiz yoldan geri dönüyorduk. Giderken ki hava yoktu tabii. Son ataklarla durumu kurtarmıştık ama yine de ezik bir mutluluktu bu. Özellikle lümpen özellikleri baskın olan kimi sempatizanlar, bu durumu abartıp üst perdeden konuşmaya başladılar: ‘Biz yendik’, ‘ezdik’, vb. ifadelerle üstün çıktığımızı söylüyorlar, ağırlaşan havayı dağıtmaya, etraflarını güldürmeye çalışıyorlardı. Bunun üzerine Ataman müdahale etti: ‘Hayır, üstün falan değildik. Karşı tarafı küçümsemenin, konuya hakimiz diye hazırlıksız gelişimizin karşılığını aldık. Daha önceki tartışmalarda üstün gelmiş olmanın rahatlığı, başarı sarhoşluğu ile hareket ettik. Bize iyi bir ders verdiler” dedi.

İşte Ataman buydu. Büyük bir içtenlik ve açıklıkla, en geri taraftarımızın önünde çekinmeksizin özeleştiri veren alçakgönüllü bir önderdi o.

Ataman’ın bu sözleri ile ortalığı derin bir sessizlik kapladı. Herkes biliyordu ki Ataman, içten içe kabul edilen ama söylenmeye cesaret edilemeyen gerçeği dile getirmişti. Bu acı gerçek sindirilmeliydi önce. Havadaki ağırlığı yine Ataman’ın sesi bozdu. ‘Ama – dedi- bunun altında da kalmayacağız. Bundan sonra daha hazırlıklı olacağız ve bunun rövanşını alacağız.’ Herkesi rahatlatmıştı bu kez. Ve hepimiz, gerçekten bundan sonra öyle bir toplantı yaşanmayacağını biliyor, ona inanıyorduk. Yeniden güle oynaya, espriler yaparak yolumuza devam ettik.

 

Kadrolara Yaklaşım ve Düzeltme Yöntemi

Ataman’ın önderlik anlayışındaki farkı ve büyüklüğünü, her olayda daha iyi anlayacak ve ilk zamanlardaki garipseyişimden, hatta kimi etkilenmeler ve önyargılarla bir yönetici olarak zayıf bulmamdan dolayı üzülecek, utanacaktım. Bu durumun rahatsızlığını o kadar derin yaşıyordum ki, Ataman’a açılmak, onunla konuşup özür dilemek isteği her geçen gün artıyordu.

Faşizmin ve oportünizmin saldırılarının iyice yoğunlaştığı günlerdi. Her gün, gözaltı ve tutuklama, çatışma ve ölüm haberleri alıyorduk. Bulunduğumuz bölgelerde gece-gündüz nöbet tutmaya başladık. Böyle nöbetlerden birinde Ataman’la yalnız kaldığımız bir anda, daha fazla dayanamayıp girdim konuya. Kısa ve kesik kesik anlatmaya çalıştım. İlk gözlemlerimi, bunun nedenlerini, sonra yanıldığımı anlayışımı, ardından yaşadığım pişmanlığı… Ataman’ın fark ettirmese de kızacağını, önyargılar üzerine bir-iki şey söyleyeceğini bekliyordum ama olmadı. Ataman, beni bir kez daha şaşırttı.

‘Bunları biliyordum’ dedi. Kendisine aktarıldığını söyledi. (Benim ve benim gibi önyargılı değerlendirmelerin kariyerist ‘sekreter’ tarafından onu ezmenin aracı haline getirilebileceğini nereden bilebilirdik)’ Bunları duyduğumda üzüldüm tabi. Ama sizlerin devrimci özelliklerini düşündükçe nasıl kızabilirdim ki? Ben de zamana bıraktım.’

Gerçekten de o güne kadar hakkındaki düşüncelerimi bildiğine dair en küçük bir imada bulunmadığı gibi hiçbir zaman kırgın ya da soğuk yaklaşmamıştı. Her zaman dostça, yoldaşça davrandı. Düşündüğü gibi ‘zaman’ sorunu olumlu bir şekilde çözdü. Ama bunda hiç kuşkusuz Ataman’ın özellikleri, yaklaşımı belirleyici oldu. Hem onu gerçek anlamda tanımam, hem de hakkındaki tüm önyargılı düşüncelerime rağmen son derece olgun-vakur yaklaşımı beni utandırmış ve değiştirmişti. Buna rağmen yine her zamanki alçak gönüllüğü ve sevecenliği ile kendi payının hiç sözünü bile etmeden, aksine beni onure eden sözlerle ve bende yarattığı üzüntüyü ve acıyı olabildiğince hafifleterek sorunu kapatıyordu.

Ataman’ın büyüklük taslamak, kendini olduğundan farklı göstermek gibi bir derdi olmadı hiçbir zaman. Bozulmamış her devrimci gibi, sindirerek ve hak ederek bulunduğu yere gelen her yönetici gibi, olduğu gibi göründü hep. Kendine karşı da eleştireldi. Kendine güvenli bir insandı çünkü. Kadroları anlamaya çalışır, onlarla birlikte öğrenmekten en küçük bir rahatsızlık duymazdı. Ama hepsinden önemlisi, devrimin ve örgütünün kazanımını, her şeyin üzerinde görürdü. Bundan dolayıdır ki, genç yoldaşlarının kendi hakkındaki olumsuz önyargılarını, yapılan haksızlıkları olgunlukla karşılayabilmiş ve hiç hissettirmeden kaldırmasını başarabilmişti.

Konuyu açmış, konuşmuş olmanın, bu ağırlıktan kurtulmanın rahatlığı vardı içimde. Ama o anda öğrendiklerim, içine düştüğüm durum ve Ataman’ın yaşının o çok üstünde olgunluğu ve büyüklüğü karşısında, -onun tüm çabasına rağmen- ezildim. Fakat bu olayın bana kazandırdığı çok önemli şeyler oldu. Bir daha bu tür yanılgılara düşmemeye, bilinçsiz de olsa kimi hesaplara alet olmamaya yemin ettim.

Ataman’la o günden sonra da birlikte olduğumuz çok zamanlar oldu, ama o, bir daha bu konuyu hiç açmadı. Tek tesellim, ona düştüğüm yanılgıyı açmış ve pişmanlığımı paylaşmış olmaktı.

 

Kadroların ve Örgütün Önünü Açan Bir Önderlik

Muzip gülüşünle, sevimli hallerinle bizi ziyarete geldiğin görüş kabinindeki yüzünle karşımdasın Ataman. Şaşkınlık ve sevinç çığlıklarımız arasında ‘nasıl girdin’ sorumuza, ‘bir yolunu buldum işte’ demiştin.

Cezaevine yeni girmiştim henüz. Şube sürecimi anlattım ona. O dönem en uzun kalanlardandık. O yüzden ‘öldü’ haberleri yayılmış, yoldaşları ve tüm tanıdıkları büyük bir telaş ve endişe sarmıştı. İşkence yöntemleri üzerine konuştuk. Dışarıda iken bu konuda ne kadar cahil olduğumuzu ve bazı şeyleri yanlış öğrendiğimizi söyledim. ‘Mesela bir yoldaş, falakaya iki-üç kez yatırıldıktan sonra ayakların uyuştuğunu, hiçbir şey hissetmediğini söylemişti. Ben de öyle olacağını bekledim. Ama tam tersi her defasında acının şiddeti daha da arttı’ dedim. ‘Ya o hiç işkence görmemiş, ya da benim ayaklarım çok farklı’ diye de ekledim. Güldük birlikte. Daha birçok olayı dolu dizgin sıraladım. Dikkat etmemiz gereken şeyleri, polisin nelerde yoğunlaştığını, ölümü yakınımda hissettiğim zamanki duygularımı… ‘Yazsana bunları’ dedi. İş yazmaya gelince, sıkıntılıydı. Konuşmak gibi rahat olmuyordu. O yüzden geçiştirmek istedim. İşte anlatıyordum ya, o da diğer yoldaşlara aktarsındı. ‘Yanlış bilgilendirdikleri için başkalarına kızıyorsun, aynı durumun bir daha yaşanmamasını istiyorsan yazmalısın’ dedi. Bu konuda ısrarlı oldu. Daha sonra görüşümüze gelen sorumlu yoldaşa da bildirmiş olmalı ki, aynı istem ondan da geldi.

O zamanki halimle bu tür yazıların önemini, yaratacağı etkiyi, geleceğe taşıyacağı desleri tahmin edemezdim. Ayrıca nereden başlayıp nasıl anlatacağımı, orada yaşanları tam olarak nasıl ifade edeceğimi bilemiyor, bunun sıkıntısını yaşıyordum. Ama el mahkumdu artık. Yoldaşlar yazmamı istiyordu. Ne yapıp edip bu yazı çıkmalıydı. Yazmaya oturdum ve bir oturuşta hepsini yazıp bitirdim. İşkence yöntemleri kadar, papaz ve cellat rollerini, bunların etkilerini, direnişin altında yatan nedenleri o anki çıkarımlarımla ortaya sermeye çalıştım. İllegalitenin önemini yaşadığım örneklerle anlatıp, dışarıda gerek kurallar gerekse eğitim yönüyle nelere dikkat etmek gerektiğini yazdım. Tabii, böyle bir yazının yazılmasındaki asıl nedene; işkence konusundaki toyluğun aşılması, deneyimlerle önceden hazırlıklı kılınması üzerine durdum.

Yazı, önce bölgemizde bir ‘iç yazı’ olarak dağıtıldı. Sonra da Orak-Çekiç’te çıktı. 12 Eylül yıllarındaki ‘Direnme Savaşı’ köşesinin ilk denemesiydi denilebilir. Yoldaşlar, yazıyı sadece belli ara bölümlere ayırmış, bir de güzel bir başlık koymuşlardı. ‘Asla Konuşmamak, Sonunda Ölüm Olsa Dahi!”

İşkencede, cezaevinde direnen birçok yoldaşımızın yazıları çıktı daha sonra bu köşede. Ve bu köşe, siyasi polisin, sıkıyönetim mahkemelerinin kayıtlarına geçti. ‘Kadrolarını böyle eğitip hazırlıyorlar’ diye. Gerçekten de birçok yeni, tecrübesiz yoldaşımızın direnişinde o köşede yayınlanan yazıların önemli etkisi olmuştur. Tek tek direnişlerin örgüt düzeyinde direnişe yükselmesinde iyi bir araç, önemli bir katkı sundu. Hiç şüphe yok ki, bu konudaki ısrarı ve öngörüsüyle bizleri teşvik eden Ataman gibi önder yoldaşlarımızın payı büyüktür.

 

“Yapmak, En İyi Söyleme Tarzıdır”

1. Konferansımız yeni yapılmıştı. Ataman da delege olarak katılmıştı. Ne yazık ki, konferanstan çok kısa bir süre sonra yakalandı. İşkencede direniş geleneğimize bir halka daha ekleyerek…

İçerde ilk karşılaşmamızda bana gözleri parlayarak konferans kararlarını anlattı. Belgelerin çıktığını ve cezaevine ulaştığını söyledi. Tabi kendinin katıldığına dair en küçük bir belirti yoktu. Bilinmemesi gereken şeyleri –söylemek şöyle dursun- hissettirmek bile onun yapmayacağı bir şeydi.

Gerçek kimliği şubede açığa çıkmış olmasına rağmen hepimizden ustaca gizlenmesini bildi. İsmi abisinden dolayı ünlüydü. Oportünistler daha dışarıda iken sağda-solda ‘Aktan’ın kardeşi buralardaymış’ gibi gevezelikler yapmıştı. Fakat Ataman kimliğini o süre boyunca gizleyebilmişti. Aynı tutumu cezaevinde de sürdürdü.

Cezaevi anonsundan ‘Ataman İnce’ ismini duyuyorduk zaman zaman. Ama isim benzerliğine veriyorduk. Aynı koğuşta kalan yoldaşlar bile Ataman’ın gerçek ismini bilmiyordu. Çünkü Ataman, ismi okunduğunda hiç aldırış etmez, yaptığı işe devam edermiş. Daha sonra hissettirmeden neden çağrıldığını öğrenir, gerekeni yaparmış.

Yoğun işkencelerden geçerek gelmişti. Zaten zayıf olan bünyesi, iyice zayıf düşmüştü.

Daha ilk geldiği gün yoldaşlar onun için ayrı bir yere özel yemek hazırlayıp getiriyorlar. Ataman, ‘Bu ne?’ diyor. “Senin için hazırladık yoldaş, iyi şeyler yemen lazım” diyorlar. Ataman yemeği alıyor ve orada bulunanların şaşkın bakışları arasında çöpe döküyor. “Herkes nerede ve ne yiyorsa ben de onu yiyeceğim” diyor. Bazı kişilerin ‘ayrıcalıklı’ davranışlar içinde olduğunu, dışarıdayken duyuyor Ataman. Bu kadar keskin davranışının altında bu tarza duyduğu tepki ve önünü alma çabası yatıyor. Ve gerçekten de Ataman’ın bu tavrından sonra her tür ‘ayrıcalık’ ortadan kalkıyor, hiç kimse buna cesaret dahi edemiyor.

İşte Ataman buydu. Fazla konuşmaz, havalara girmez, ama bir tavırla, bir hareketle çok şey anlatır ve adeta bıçak gibi keserdi. Jose Marti’nin, ‘yapmak, en iyi söyleme tarzıdır’ sözü Ataman’ı çok iyi tanımlar.

Onun bu tarzına bir örnek daha.:

’80 öncesi yıllarda, devrimci saflara anti-faşist özellikleri olan çok sayıda lümpen genç katılmıştı. Bunların içinden kendini arındıran, şehit düşenler de oldu, bu özellikleri sürdürüp bir dizi hata ve yanlışa batan da…

Böyle unsurlardan biri, dönemin kendine özgü yanlarından dolayı hızla ileri fırlamış, birçok işe de el atmıştı. Herkes onun zayıflıklarını, yetersizliklerini bilir, ama öyle kabul ederdi. Yetenekleri ve o sıra yaptığı işler, zayıf yanlarını kapatıyordu çünkü. Okumayı hiç sevmezdi mesela. Bildirileri okumadan dağıtan tiplerdendi. Fakat daha vahim olanı, eski özelliklerini yeni duruma uydurarak sürdürmesiydi. Geçmişi, uyuşturucudan hırsızlığa kadar uzanan her tür pisliği barındırıyordu. Yaşının çok genç olmasının da etkisiyle devrimci olduktan sonra bunlardan kopmasını bilmişti. Ama tabii ki, izleri bir çırpıda kaybolmuyordu.

O yılar, sivil faşistlerle mücadelenin öne çıktığı ve kıyasıya çatışmaların sürdüğü yıllardı. Tüm semtler, okullar, işyerleri devrimci ya da faşistlerin denetiminde olmak üzere ikiye ayrılmış, adeta ‘kurtarılmış bölge’ler ilan edilmişti. Ve buralarda, üstünlük kimde ise onlar nöbet tutar, kimlik kontrolü yapar, üst aramasına kadar tam bir denetim kurulurdu. Bizim denetimimizde olan bölgeler de vardı. Lümpen özellikleri taşıyan genç devrimciler de görev alırlardı. Faşist olduklarından şüphelendikleri olursa kendi tarzlarınca araştırır ve kesinleştirdiklerinde iyice döverlerdi.

Sözünü ettiğim yoldaşımız da bu tür nöbet işlerinin daimi unsurlarından biriydi. Yakaladıkları faşistleri dövdükten sonra üzerinde bulunan kalem, çakmak, yüzük vb. değerleri eşyalara da ‘el koyar’dı. Oysa örgütün, -kimlik dışında- bu tür gasplara onayı yoktu. Sorumlu yoldaşlar, bu tür davranışları eleştirir, ama özellikle de ona karşı hoşgörülü davranıp es geçerlerdi. Bu yaklaşımla, onun o eski özelliklerini daha masum bir şekilde sürdürmesine göz yummuş, pirim vermiş olurlardı aslında. O da ‘el koyma’ların çapını giderek büyütür, zayıf ve zaaflı yönlerini daha da pekiştirir ve adeta bir erdemmiş, ona özgü bir yetenekmiş gibi davranırdı. Evet aldığı her şeyi örgüte sunardı. Ona göre örgütün ihtiyaçlarını karşılıyordu. Ama ‘amaçla-araç’ arasındaki ilişki yanlış kuruluyor ve her yolu mübah gören bir anlayış yerleşiyordu.

Ataman, onun bulunduğu bölgeye ‘sorumlu’ olarak geldiğinde, Ataman’ın gençliği ve dostça yaklaşımı, birçoğumuz gibi onu da yanıltmıştı. Diğer ‘sorumlu’ ile nasıl bir ilişki kurduysa aynen sürdürebileceğini, hatta Ataman’la daha rahat olacağını sanıyordu. Ama bir olay, ona farklı bir ‘sorumlu’ ile karşı karşıya olduğunu çok sarıcı bir şekilde gösterdi.

Ataman’la olan ilk randevuların birine elinde kocaman bir teyple gider. Ataman elindeki teybi görünce şaşırır ve “bu da ne böyle” der. “Teyp abi, faşistlerden aldım, sana getirdim, ihtiyacın vardır, dinlersin” der böbürlenerek. Ataman’ın sevineceğini, hatta sırtını sıvazlayacağını sanır. Fakat Ataman durumu anlar. Hiçbir şey söylemeden teybi alır yere bırakır, etrafına bakınıp kocaman bir taş bulur ve teybin hurdasını çıkaracak şekilde taşla parçalar. ‘Bir daha sakın böyle şeylerle gelme’ der. Bizimki buz keser, ama bu olay gerçekten de ‘son’ olur. Böylece Ataman’ı çok seven ama ondan bu türlü dersler aldıkları için hata yapmamaya dikkat eden onlarca, yüzlerce genç devrimciler kervanına o da katılır. (1)

Ataman’ın 12 Eylül sonrası üstlendiği ve hakkıyla yerine getirdiği büyük sorumluluklarda, oportünizme ve faşizme karşı direnişinde, en sonu işkencehanelerde ser verip sır vermeyerek şehit düşüşünde, hiç kuşku yok ki, onun bu uzlaşmaz, kararlı yapısının büyük rolü olmuştur.

 

Cezaevi, Katliam, Firar…

Çok yoğun ve kitlesel işkencelerin yaşandığı bir dönemdi. Sadece komünist ve devrimciler değil, sıradan insanların dahi işkenceye tabi tutulduğu günlerdi. O yüzden hemen her yoldaş hakkında polis, birçok bilgi ve ayrıntılı ifade alabiliyordu. Özellikle bölge sorumlularıyla ilgili çok bilgi toplamaya çalışıyordu. Bunlardan biri de Ataman’dı. Gerçek kimliği bilinmediği için bolca tip tarifi alıyorlardı. Öyle ki, ayakkabı numarasını bile kayıtlara geçirmişlerdi. Üzerindeki ablukayı iyice arttırdılar ve bir gün bir yoldaşı ile birlikte yakaladılar. Kimliğini açığa çıkarmayı başarmışlardı ama ağzından tek bir kelime dahi alamadılar, o zaman da.

Cezaevinde kaldığı altı ay gibi kısa bir süre içinde cezaevi yaşamını düzeltme, komün hayatını kolektifleştirme, siyasal düzeyi yükseltme, yoldaşça ilişkileri oturtmada çok önemli değişiklikler yarattı.

O geldiğinde temsilciliğimizi genç bir yoldaş yapıyordu, birçok eksiği vardı, ama varolanlar içinde en iyisi olduğu için o görevlendirilmişti. Ataman geldiğinde; ‘yoldaş temsilciliği yürütmeye devam etsin, inisiyatifini kırmayalım, eksikliklerini tamamlarız’ dedi. O güne kadar dışardan gelen daha ileri düzeydeki kadrolar, diğer siyasetlerde de bizde de temsilciliği üstlenirdi. Ataman bu konuda da farklı bir yaklaşımla hareket etmiş, yerinde ve doğru bir kararla yine bize güzel bir örnek olmuştu.

Ataman’ın gelişinden kısa bir süre sonra, firar girişimini bahane eden faşist idare, koğuşlara baskın yaptı. Gecenin bir yarısı asker-gardiyan eli silahlı güruh, koridorları doldurdu. Tutsakların nöbet sistemi sayesinde durumdan haberdar olmasıyla tüm koğuşlarda barikatlar kuruldu. Onlar da tüm silahları kuşanarak gelmişti. Cezaevi duvarlarına keskin nişancıları yerleştirmişler, kurşun ve bombalarla saldırıya geçmişlerdi. Devrimci tutsaklar ise ellerinde ne varsa, tüp, ranza, hatta elektrik kablosu, her şey bir silaha dönüştürmüş, amansız bir kavga başlamıştı. Bir süre sonra koğuşlardan birinden ‘İsmailler Ölmez!’ sloganı duyuldu. Ardından ‘İsmailler, Ahmetler Ölmez!’ Ve belli aralıklarla yeni bir isim daha eklenerek sloganlar devam ediyordu.  Sabaha doğru, tan yeri ağarırken dörde çıkmıştı şehit sayısı…(2)

Hepimiz bir yoldaşımızın, tanıdık bir devrimcinin ismini duyacağımız korkusuyla nefeslerimizi tutmuştuk. Sabaha kadar slogan atmaktan sesimiz de kısılmıştı iyice. Güneşin etrafı yeni yeni aydınlatmaya başladığı, evlerinde işçilerin, emekçilerin, öğrencilerin işe-okula gitmek için kalktığı saatlerde bir haykırış yükseldi koğuşların birinden.  “HALKIMIZ UYANIN FAŞİST KATLİAM VAR!” Bütün gücünü toplayarak haykıran bu ses, cezaevi çevresindeki gecekondularda, oradan şehrin diğer varoşlarına, fabrikalarına, okullarına ulaştı. Tüm şehirde yankılandı. İşçiler şalterleri indirip cezaevine aktı. Semtler ayağa kalktı. Tüm engellemelere rağmen demir kapıları kırarak tutsaklarla görüşmeyi başardılar.

Dört devrimci firar etmiş, dört devrimci de şehit düşmüştü. Ve tüm devrimci tutsaklar şehitlerinin başı üzerine yemin ettiler. Bu duvarları mutlaka aşacak, onların idealleri için savaşmaya devam edeceklerdi. Çok değil üç-dört ay gibi kısa bir süre sonra, cezaevi duvarlarını aşıp sıcak mücadelenin içine dalanlar oldu. Bunlardan biri de Ataman’dı. Çıktığı gün görüşümüze gelen bir yoldaş, ‘özgürlükten selam’ını iletti bize. Onun sağ-salim dışarıda olduğunu öğrenmek ve bu güzel selamını almak, yüreğimizi sevinçle, gözlerimizi yaşla doldurdu. Başarmıştık işte! İdarenin, devletin ruhu bile duymamıştı. (Bu toplu firarlar, aylar sonra açığa çıkacaktı.)

Ondan aldığım son haber bu oldu. ‘Özgürlükten selam’ını aldıktan bir yıl sonra, ölüm haberini alacağımızı nereden bilebilirdik…

 

Deniz’lerden Ataman’a

Onu son görenlerin aklında kalan tek şey; yüzünün çok şiş olduğu, tanınmaz hale getirildiği ve ‘ben komünistim’ haykırışıdır. 14 yaşında kavgaya atılan Diyarbakırlı bu Kürt delikanlısı, ’81 Ekim’inde daha 25 yaşında genç bir fidan iken şehit düştü. Ama bu on yıllık mücadele yaşamına o kadar çok şey sığdırdı, çıraklıktan ustalığa o kadar hızla koştu ki, devrimin hem sade bir neferi, hem de önderi olmayı başardı.

Deniz Gezmiş ve o dönemin devrimcileri ile geçen kısacık süre, onun için çok değerli ve geleceğinde önemli yer tutan bir zaman dilimidir. Onlardan her zaman büyük bir hayranlık ve sevgiyle bahseder ve adlarının geçtiği her yerde, bu saygı ve sevgi gözlerinin parlayışından fark edilirdi.

‘Cezaevinin maskotu gibiydim’ diye anlatmıştı bir defasında. 15 yaşında Deniz’lerle Mamak’ta geçen anılarını… Futbol maçlarının değişmez oyuncusu olduğunu, herkesin kendi takımına almaya çalıştığını ama Deniz’in onu hep kendi takımında oynattığını biraz da gururlanarak anlatmıştı.

“Kimi geceler Deniz’in sesiyle irkilirdik. Deniz, hücresinden gür sesiyle ‘Bir baba hindi’ tekerlemesine başlar ve ‘Erim’e de bindi’ ile bitirirdi. (Nihat Erim, 12 Mart yarı-askeri faşist diktatörlüğünün başbakanıydı ve Denizler onun döneminde asıldı.) İlk andaki şaşkınlık, yerini gevşemeye bırakır ve hepimizi kahkahalara boğardı” demişti. Zaten Deniz’i çok espritüel, hayat dolu bir insan olarak tarif ederdi. Deniz’den ve o dönemki devrimcilerden çok etkilendiği belliydi.

Ataman ’71 devrimcilerinin militan ve ihtilalci özelliklerini, aynı zamanda duygu yüklü, insansal yanlarını, sadeliklerini almış, o özellikleri yeni dönemin gerekleriyle birleştirerek kendine maletmişti.

Geçmişinden, çocukluğundan gülerek ve sevecenlikle söz ederdi hep. Evin en küçük çocuğu olduğu için annesinin üzerine nasıl titrediğini, ağabeyleri gibi onun da gideceğinden duyduğu kaygıyla onu nasıl sakınarak büyüttüğünden söz ederdi. Ama bu yoğun çabaların kar etmediği ve Ataman’ın daha çocuk denecek yaşta kavgaya atıldığı durumda da nasıl kollandığını annesine duyduğu sevgiyle anımsardı. “Annemi üzmemek için, bir süre ne yaptığımı gizlemeye çalıştım. Ama eve her gece yorgun geliyor ve kendimi yatağa atıyordum. Böyle gecelerden birinde ‘faşizme, emperyalizme, sosyal emperyalizme karşı Halk Kurtuluşu’ diye sayıklamaya başlamışım. Gündüz yaptığımız dergi satışlarını rüyamda görüyormuşum demek. Sabah kalktığımda annem vahvahlanarak; ‘Oğlum, sana gazete mi sattırıyorlar yoksa, paran yetmiyorsa daha fazla vereyim’ diyerek cebime para sıkıştırmaya çalışmasın mı? Ne yapacağımı şaşırdım. Annem, gerçekten para kazanmak için sattığımı düşünüyordu.”

Onun devrimci olmasında ağabeylerinin, özellikle de Aktan İnce’nin önemli bir yeri olduğu tartışma götürmez. Ataman, Aktan’ın kardeşi ya da bir yakını olduğunu hissettirmeden, ondan övgüyle söz ederdi. Abisi, yoldaşı, önderiydi O. Ve bir döneme damgasını vuran karizmasıyla birçok devrimci gibi Ataman’ı da fazlasıyla etkilemişti. Böylesine bağlandığı ve yaşamında çok önemli bir yeri olan abisinin gerilemesi ve 12 Eylül sonrası mücadeleyi terk etmesi karşısında ise, hiç tereddüt etmeden gereken tavrı koydu.

Onu büyük kılan özelliklerden biri de, her kritik dönemeçte gösterdiği net ve kesin tavırlar olmuştur. O, HK oportünizminin her tür saldırılarına olduğu kadar, grup-çevre özelliklerine, kariyerist-bürokratik önder tarzına da cepheden tavır koymasını bilmiştir. Bunu yapan o güne dek çok değer verdiği, sevip saydığı, devrimci olmasında büyük bir paya sahip yoldaşı, abisi olsa bile….

Ataman’ın bu tavırlarından bugün için de alınması gereken çok ders olduğu açıktır. O, kişileri değil, örgütü ve devrimi hep ön planda tutmuş, yönünü ona göre belirlemiştir. İsmail Cüneyt, Sezai Ekinci yoldaşlar gibi Ataman da örgüt bilinci ve kültürünün gelişmesi, grup-çevre alışkanlıklarından arınması için yoğun çaba sarf eden genç önderlerimizdendi. Kısa ama dolu dolu geçen onurlu yaşamında örgüt-içi mücadelesi de bir o kadar tavizsiz ve net olmuştur. Bu yönüyle bugün de bize örnek ve önderdir.

 

“ATO Ölmüş!”

12 Eylül sonrası, kaçkınlığın ve teslimiyetin diz boyu olduğu bir dönemde İstanbul’da arşınlamadığı yer yoktu Ataman’ın. O, sadece kendi örgütünü ayakta tutmak ve geliştirmekle kalmıyor, tasfiyeci örgütlerin yüzüstü bıraktığı devrimci unsurları toparlamaya, devrim cephesini güçlendirmeye çalışıyordu. O dönem, farklı yapılardan birçok insanı kazanmış, devrimci kalmalarını başarmıştır. 12 Eylül sonrası faaliyetlerimizin kesintisiz sürmesinde, işçi ve emekçilerin en küçük tepkisinin örgütlenmesinde Ataman’ın büyük emeği vardır. O yüzden de faşist cuntanın boy hedefi yaptığı komünist ve devrimcilerden biriydi Ataman. Cuntadan çok kısa bir süre önce cezaevinden firar etmiş olması, onu aynı zamanda “firariler” listesine sokmuş, daha ciddi aranır yapmıştı.

Onun ölümü, içerde-dışarda tüm yoldaşlarının bağrına kara saplı bir bıçak gibi saplandı.

“ATO ölmüş!” Onu tanıyan yoldaşlarının ATO’suydu o. Ama bu iki kelime, Ato’un ölmüş olması, söyleyenin de duyanların da inanamadıkları, inanmak istemedikleri bir şeydi.

Dalga dalga yayıldı kötü haber. Ve yine dört duvar arasında iken ulaştı bize. ‘Ataman İnce ismindeki yoldaşımızı işkencede katletmişler’ dedi bir yoldaş, avukat görüşünden geldiğinde. “ATAMAN İNCE!” HK’lıların Aktan’ın kardeşi olarak yaydıkları bir isim olarak kalmış belleklerimizde sadece.

Onu tanıyor muyduk? Hiç karşılaşmış mıydık? Bu bizim, hepimizin dostu, can yoldaşı, abisi miydi yoksa? O olabilir miydi, O muydu? Hayır! Olmamalıydı!

Bu kez “öldüğü kesin miymiş, bir yanlışlık olamaz mı, belki hastahane, belki… “ Çırpınışlarımız boşunaydı. Ama inanmak, inanabilmek ne kadar zordu…

“Kesin” dediler. “İşkenceciler hakkında dava açılmış” dediler. “Tüberkülozdan öldüğüne dair düzmece bir rapor hazırlamışlar” dediler…

Yoldaşlarımız Ataman’ın hesabını soracağını her yerde haykırdı. İşin peşini bırakmadılar. Her mahkeme duruşması, Ataman hakkında yapılan suç duyurusu, işkencecilere karşı kin ve öfkenin haykırıldığı kürsüler yapıldı. Dışarıda İsmail Cüneyt’in önderliğinde her yere Ataman’ın adı yazıldı. Yoldaşlar o en karanlık günlerde faaliyetlerini iki katına çıkararak çalıştılar. Ajitasyon-propaganda faaliyetleri kadar eylemsel olarak da çalışmaların düzeyini arttırdılar…

‘ATO öldü’ mü gerçekten?

Sen hep bizimlesin Ataman! Emperyalizme, faşizme ve tasfiyeciliğe karşı seninle birlikte savaşıyoruz. Yine senden güç alıyor, gösterdiğin, öğrettiğin özelliklerinle donanarak ve yeni Atamanlar yaratarak kavganı, kavgamızı sürdürüyoruz. Sen rahat uyu!

 

Dipnotlar

1- Bizim aramızda adıyla ‘Deniz’, gerçek ismiyle Ramazan Ceviz, Ataman’la birlikte firar eden ikinci yoldaşımızdı. Şube tavrı konusunda örgüte açık davranmadığından dolayı görevlerinden alındı. 12 Eylül sonrası dönemin ağırlığını da kaldıramayarak örgütten ayrıldı. Daha sonra TİKKO saflarında yer aldı. Uzun yıllar cezaevinde yattı ve çıktıktan kısa bir süre sonra ’92 yılında Kartal’da polisle girdiği çatışmada yoldaşlarıyla birlikte şehit düştü. Adana’ya gelen cenazesi yoldaşlarımızın büyük bir katılımı ve çabasıyla görkemli bir şekilde kaldırıld. Tüm hata ve eksikliklerine rağmen kendini aşma çabasıyla mücadeleye devam edip en sonu şehitlik mertebesine ulaşan Ramazan Ceviz’i ve birlikte düştüğü yoldaşlarını saygıyla anıyoruz.

 

2- ’80 Haziran’ında Adana Kapalı Cezaevi’nde gerçekleşen firar ve ardından yapılan katliamda ismini hatırladığım İsmail Şahin ve 14 yaşındaki Ahmet’le birlikte dört devrimci şehit düşmüştü. Firarilerden biri olan Mustafa Özenç ise, dört-beş ay gibi kısa bir süre sonra çatışarak yakalanacak ve yine Adana Cezaevi’nin avlusunda asılacaktı. 26 Ekim’de Serdar Soyergin, Aralık ayında ise Mustafa Özenç aynı yerde asılarak şehitler kervanına katıldılar. Onlar, Deniz’lerin darağaçlarındaki boyun eğmez mirasını sürdürdüler. Sloganlarla, marşlarla uğurlandılar ve sandalyelerine tekmeyi kendileri vurdular. Adana Cezaevi’nde katledilen dört devrimciyi, Serdar Soyergin, Mustafa Özenç ve idam sehpalarında yiğitçe şehit düşenleri saygıyla anıyoruz.

 

(*) Ataman İnce, faşist cuntanın en azgınca saldırdığı bir dönemde 16 Ekim 1981 yılında İstanbul’da işkencede katledildi. Aşağıdaki yazı, Ataman’ın en belirgin özelliklerini bir yoldaşının kaleminden sunuyor. “Proleter Devrimci Duruş” dergisinin Ekim 2000 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

 

 

Bu yazılara da bakabilirsiniz

Sade ve sessiz kaynayan volkan VEİS

Ölenlerimizin ardından Veis’in de çok değer verdiği Fatih yoldaşımızın  önemsediği şekilde davranıyoruz biz de. Çok …

“İlk kurşun”: OSMAN YAŞAR YOLDAŞCAN

Günlerden 29 Eylül 1980! Yer, İstanbul-Bağcılar yokuşu… Birazdan yeni bir tarih yazılacak… 12 Eylül’ün üzerinden …