Anasayfa / Dünya / Doğu Akdeniz’de enerji savaşları

Doğu Akdeniz’de enerji savaşları

Doğu Akdeniz’de önemli doğalgaz kaynaklarının bulunduğunun keşfedilmesinden bu yana, emperyalistler bölgeye üşüşmüş durumda. Dört ülke (İsrail, Güney Kıbrıs, Lübnan ve Mısır), burada Münhasır Ekonomik Bölgeleri’ni belirlediler ve doğalgaz arama-çıkarma faaliyetini başlattılar.

2013 yılından itibaren Türkiye de doğalgaz arama faaliyetlerini başlattı; ancak her aşamada diğer ülkelerle arasında şiddetli tartışmalar ve gerilimler yaşandı.

İlk olarak 2013 yılından itibaren Barbaros Hayrettin Paşa gemisi bölgede arama çalışmalarına başladı. 2018 yılında TPAO’nun (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı) ilk sondaj gemisi olan Fatih, Antalya-Alanya açıklarında çalışmalara başlayınca gerilim büyüdü. TPAO, 2018 yılında yeni bir sondaj gemisi daha aldı. KKTC ve Türkiye karasularında petrol ve doğalgaz aramalarında kullanılmak üzere satın alınan DeepSea Metro-1 adlı gemi, Şubat 2019’da Yalova’ya geldi, bakım-onarıma alındı. Gerek bu geminin alınması, gerekse Fatih gemisinin Akdeniz’de tartışmalı bölgelere yaklaşması, karşılıklı restleşmeleri beraberinde getirdi.

 

Doğu Akdeniz havzası neye göre paylaşılıyor?

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) çeşitli ülkelerle anlaşmalar yapıp, Doğu Akdeniz’de hidrokarbon arama çalışmalarına başlarken, uluslararası hukuk nezdinde önemli dayanakları kullanıyor.

En başta, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), uluslararası düzeyde tanınan bir ülke değil. Bu nedenle Kıbrıs adası, Güney Kıbrıs’ın yönetiminde kabul ediliyor. Mesela Güney Kıbrıs, bütün adayı temsilen Avrupa Birliği’ne kabul edilmişti. Bu koşullarda GKRY, adanın dört bir yanındaki denizlerle ilgili karar alma hakkını kendinde görüyor ve bu doğrultuda anlaşmalar imzalayabiliyor. Üstelik bu anlaşmalar, hukuka uygun olarak kabul ediliyor. Türkiye bu durumda, KKTC’nin de kararlara ortak olması ve gelirden pay alması yönünde bir talep ileri süremiyor; daha doğrusu bu yöndeki talepleri ve tezleri dikkate alınmıyor.

İkincisi, 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni imzalamamış olan Türkiye, GKRY’nin tek taraflı iddia ve ilanları karşısında bir hak ve iddiaya sahip olamıyor. GKRY, 2004 yılında tek taraflı olarak kendi Münhasır Ekonomik Bölge’sinin (MEB) sınırlarını 200 mile, bitişik bölgesini 24 mile çıkarttığını söyledi. Bu hesapla, GKRY’nin hak iddiası Türkiye karasularına kadar uzanıyor ve hatta Türkiye’nin karasularını ihlal ediyor. Türkiye ise kendi MEB’ini ilan etmiyor, ancak sözkonusu bölgede fiilen (ipso facto) ve başlangıçtan beri (ab initio) olan haklarını muhafaza ettiğini ve bu hakların geçerli olduğu sahalarda hidrokarbon arama-çıkarma faaliyetlerine izin vermeyeceğini ilan etti. Ancak Türkiye Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni imzalamadığı için itirazları dikkate alınmıyor. Tersten, Türkiye’nin kendi karasularının açıklarında hidrokarbon aramak üzere harekete geçmesi, Güney Kıbrıs ve onu destekleyen emperyalistler tarafından “işgalci”likle suçlanıyor.

Üçüncüsü, uluslararası hukuk Doğu Akdeniz’i bir “yarı kapalı deniz” olarak tanımladığı için deniz sınırlarının “kıyısı olan ülkelerin anlaşmasına bağlı olarak belirlenmesi” olanağını sunuyor aslında. Yani Türkiye, Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmasa bile, Doğu Akdeniz’e sınırı olan Güney Kıbrıs, Suriye, Lübnan, İsrail ve Mısır ile masaya oturarak karasuları ve MEB konusunda bir anlaşmaya varması mümkün. Ancak bu ülkelerin hiçbirisi ile düzgün bir diyalog içinde olmadığı, dahası hepsiyle kavgalı olduğu için, Türkiye bu olanaktan da yoksun.

Bölgedeki bütün ülkeler hem kendi aralarında, hem de ABD, Katar, İtalya, Fransa gibi ülkelerle anlaşmalar yaparak Akdeniz’in hidrokarbon rezervlerini paylaşıyorlar; Türkiye ise bu alana girmeye çalıştığı anda tüm bu ülkelerin engellemelerine maruz kalıyor. Buna rağmen Türkiye fiili durum yaratarak arama çalışmalarını sürdürüyor. Türkiye’nin bölge ülkelerinin ittifakı karşısında kullandığı bir yöntem de, Güney Kıbrıs ile Türkiye arasında itilaflı bölgelerde arama yapmak isteyen şirketleri, askeri tehdit oluşturarak, deniz kuvvetlerine ait gemiyi öne sürerek engellemek…

 

Akdeniz’de hidrokarbon yağması

Doğu Akdeniz’de 2009 yılında zengin petrol ve doğalgaz kaynakları olduğu keşfedildiğinden beri, kıyı ülkeler ve emperyalistler bunu ele geçirme-yağmalama peşinde. Ancak bölgedeki enerji kaynakları 2-4 bin metre derinlikte ve çıkarılması güç kaynaklar. Bu nedenle emperyalist petrol tekelleri ile kıyı ülkeler arasında anlaşmalar yapılıyor.

Güney Kıbrıs’ın güneyinde, özellikle Lübnan-İsrail-Mısır arasında kalan bölgede önemli petrol yatakları tespit edilmiş durumda.

İsrail’in Delek şirketi, ABD’li Noble ile birlikte Tamar ve Leviathan sahalarında çıkarma faaliyeti yürütüyor; ancak Gazze’nin tam karşısına denk düşen bölgede şimdilik bir çalışma yok. Gelecekte Filistin’in hak iddia edebileceği bu bölge, İsrail açısından sorun teşkil ediyor.

Mısır, İtalyan ENİ ve Fransız Total şirketi ile birlikte Calypso alanında Mısır’a ait Zohr bölgesinde çalışıyor. Şubat 2018’de burada zengin yataklar bulunduğu duyurulmuştu.

Güney Kıbrıs kendisine ait ilan ettiği deniz alanını 13 bloka ayırmış; bu blokları anlaşmalarla farklı şirketlere tahsis etmiş durumda. Bu bloklarda yukarıda sıraladığımız petrol tekellerinin yanı sıra, Koreli Kogas, ABD’li ExxonMobil ve Katar Petrolleri çalışmalar yapıyor.

Ancak Güney Kıbrıs’ın 13 bloka ayırdığı bölgede yer alan 1, 2, 3, 8, 9, 12 ve 13 numaralı bloklar, KKTC tarafından TPAO’ya petrol ve doğalgaz arama ruhsatı verilen A, B, C, D, E, F ve G bölgeleriyle çakışıyor. Yani bu bölgelerde hem Türkiye hem de Güney Kıbrıs hak iddia ediyor. En yoğun gerilim de bu bölgelerde çıkıyor.

Şubat 2018’de İtalyan ENİ tekeli, Türkiye ile GKRY arasında itilaflı olan 3. Blokta arama yapmak üzere harekete geçmişken, Türkiye savaş gemileri buna engel oldu. Bunun üzerine ABD, bölgeye 6. Filo’yu gönderdi. 6. Filo, ExxonMobil’in bölgede faaliyetlerini sürdürürken eşlik ediyor, askeri koruma sağlıyor. Türkiye’nin tutumu, bölgedeki askeri varlığın artmasına bahane yapıldı.

Lübnan ise İsrail ile itilaflı olduğu bölgede petrol çıkarmak için İtalyan ENİ, Fransız Total ve Rus Novatek şirketleri ile anlaşma yaptı.

* * *

19. yy sonunda Süveyş Kanalı üzerinden Akdeniz’den Hint Okyanusu’nun yolu açıldığından beri, Kıbrıs adasının stratejik önemi arttı. O günden itibaren Kıbrıs adası, Akdeniz’deki hegemonya mücadelesinin önemli bir yeri haline geldi. Ardından 2009’dan itibaren bulunan hidrokarbon kaynakları, bu bölgeyi daha da stratejik bir hale getirdi ve petrol-doğalgaz savaşlarının rotasında önemli bir rol üstlenmeye başladı. Buna, Çin’in son yıllarda Asya-Afrika-Avrupa kıtasını bir ağ gibi sarmaya başlayan Kuşak ve Yol Projesi’ni eklemek gerekiyor. Bu projenin Çin’den uzanan kollarından biri de, İran-Irak-Suriye hattından Akdeniz’e açılıp buradan Avrupa’ya ulaşmayı hedefliyor. Ve Kıbrıs adası bu yolun da tam üzerinde bulunuyor.

Bütün bunlar, Kıbrıs üzerindeki kavgayı daha da büyütüyor. Son aylarda bölgeye yapılan askeri yığınak da artırıldı. İngiltere Güney Kıbrıs’taki askeri üslerine 121 tane daha F-35 gönderme kararı aldı. ABD, 6. Filo’nun ardından başka savaş gemilerini de bölgeye taşıdı.

Kıbrıs çevresinde emperyalistler ve kıyıdaş ülkeler arasında çeşitli toplantılar yapılıyor, doğalgaz çıkarma ve sevkiyat anlaşmaları imzalanıyor. Katar gibi “Türkiye’nin dostu” görünen ülkeler bile, bu koalisyonlarda yer alıyorlar.

Türkiye ise, özellikle son yıllara damgasını vuran dengesiz dış politikasının sancılarını Doğu Akdeniz havzasındaki gelişmeler karşısında da yaşamaya devam ediyor.

Türkiye’yi sıkıştıran bir unsur da KKTC halkının içinde bulunduğu durum. Türkiye’nin “garantörlüğü”, KKTC halkı için AB’ye girişin önündeki engel olarak algılanıyor. Keza AKP hükümetinin dengesiz ve baskıcı dış politikası Kıbrıs halkı için soruna dönüşmüş durumda. Bu nedenle, Güney Kıbrıs ile yaşanan gerilimde, KKTC halkı AKP yönetiminin yanında değil. Bu durum, Türkiye’nin Kıbrıs’taki durumunu daha da sıkıntılı hale getiriyor.