Anasayfa / Genel / 3. sayfa / Savaşta Türkiye’nin düştüğü durum

Savaşta Türkiye’nin düştüğü durum

savasa-ve-fasizme-karsi

Erdoğan, “Fırat Kalkanı” adını verdiği saldırı ile Suriye topraklarını işgal etmeye başladı. Böylece bugüne kadar IŞİD’çilere ve Nusra’cılara destek vererek yürüttüğü “vekalet savaşı”na, doğrudan girmiş oldu.

15 Temmuz’a kadar, bölgedeki savaşın tarafı olan emperyalistlerin ikisi (Rusya ve ABD), Türkiye’nin savaşa girmesine karşı çıkmışlardı. Çünkü Erdoğan’ın talepleri, her ikisinin de bölge üzerindeki çıkarlarına ters düşüyordu. Ancak 15 Temmuz sonrasının kaos ortamı içinde, Rusya Erdoğan’ı istediği zemine çekebilmek için, ABD ise 15 Temmuz darbesinin etkilerini “unutturabilmek” için izin verdiler.

Türkiye zaten bölge ülkeleri tarafından “işgalci” ve saldırgan olarak tanımlanıyordu. Fırat Kalkanı ve ardından Musul operasyonu döneminde yaşanan gelişmeler, bunu daha açık hale getirdi.

 

AKP’nin Suriye’deki ilerleyişi durduruldu

20 Ağustos’ta IŞİD’in Gaziantep’te bir düğüne düzenlediği bombalı saldırı, AKP hükümetinin Suriye’yi işgalin bahanesi oldu. 24 Ağustos günü, “Fırat Kalkanı” saldırısı başladı. Bu saldırı Rusya’nın onayı, ABD’nin de kabullenmek zorunda kalmasıyla gerçekleşti.

AKP 15 Temmuz sonrasında darbenin etkileri ile başetmeye çalışırken; güneyde Menbiç’te YPG öncülüğündeki SGD (Suriye Demokratik Güçleri) IŞİD’e karşı büyük bir savaş vermiş ve Temmuz ayı sonlarında Menbiç’i temizlemeyi başarmıştı. YPG’nin hedefi, Menbiç’in ardından el Bab’ı da alarak Afrin’e uzanmak böylece kantonları birleştirmekti.

“Fırat Kalkanı”nın hedefi, dünya kamuoyuna “Suriye-Türkiye sınırını IŞİD’den temizlemek” olarak açıklandı. Gerçekte ise hedef, Cerablus, Dabık ve el Bab’ı alarak YPG’nin önüne bir set çekmek ve kantonların birleşmesini engellemekti.

Erdoğan’ın bu planı IŞİD’in de işine geliyordu. Çünkü YPG’nin kantonları birleştirmesi, hem IŞİD’in Türkiye’den Suriye’ye uzanan hattını kesecek, hem de Menbiç ve el Bab’ın ardından YPG Cerablus ve Azez’e de ilerleyeceğinden, IŞİD’e bu bölgede yaşam hakkı kalmayacaktı. Bu koşullarda, Türkiye tarafından eğitilmiş olan radikal İslamcı Nusra çeteleri, Cerablus’a ve Dabık’a yürüdü. Ve IŞİD, savaşmadan, direnmeden el Bab’a kadar çekildi. Cihatçıların bir kısmı da kılık değiştirerek Cerablus’ta kalmaya devam etti.

Rusya, Türk ordusunun Suriye sınırlarından içeri girmesine izin verirken, karşılığında Halep’teki Nusracıların geri çekilmesi şartını ileri sürmüştü. Halep’teki radikal İslamcı çeteler, savaşın başından bu yana Batılı emperyalistlerin ve Türkiye’nin koruması altında. Rusya’nın Halep’te her saldırısı, ABD başta olmak üzere Batılı emperyalistlerin “insanlık dramı”, “sivillerin hakları” vb üzerinden demagoji bombardımanına neden oluyor. Başka yerlerde IŞİD’çilerin bulunduğu kentler pervasızca bombalanırken, Halep’teki en küçük bombalama BM’nin engeline takılıyor. Kent tamamen kuşatma altında olmasına rağmen, bir biçimde dışarıdan yardım almayı sürdürüyor.

Halep, sadece Suriye savaşının değil, IŞİD’in kaderi ve geleceği açısından son derece stratejik öneme sahip. Halep’in kurtarılmasının ardından Rusya ve Suriye’nin güçleri “IŞİD’in başkenti” olan Rakka’ya ilerleyecek. Ve Rakka savaşı, IŞİD’in Suriye ve Irak’taki bütün gücünü yokedecek. Bu nedenle Rusya Halep’i ne kadar önemsiyorsa, ABD de Rusya’yı Halep’e kitleyerek sonraki aşamaya geçmesini engellemek için o kadar çok uğraşıyor.

Halep bu kadar kritik önemdeyken, Erdoğan’ın verdiği sözleri tutmaması ve Nusracılara yardım etmeyi sürdürmesi Rusya’nın tepkisini çekiyor. Erdoğan, Nusracıları doğrudan desteklediğini de itiraf etmiş durumda. Sarayda yaptığı bir konuşmada, 18 Ekim günü Putin ile telefonda görüştüklerini, Putin’in Halep’teki Nusracıların çekilmesini istediğini, kendisinin de “arkadaşlarımıza gerekli talimatı vereceğiz” dediğini söyledi. Erdoğan daha önce de “Nusracı arkadaşları”na arka çıkan sözler sarfetmişti. “PYD’yi terörist görmüyorsunuz da, niye Nusra’yı görüyorsunuz” diyordu mesela. Fakat ilk kez bu kadar açık etti.

Ancak savaş koşulları dengeleri çok hızlı değiştiriyor. Erdoğan ile Putin bu telefon görüşmesini yaptıkları sırada, YPG de Afrin’den doğuya, el Bab’a doğru harekete geçti, 8 köyü IŞİD’çilerin elinden aldı. Bu hamle, YPG’nin kantonları birleştirme hedefinden vazgeçmediğini gösteriyordu. Üstelik sözkonusu köyler, AKP destekli ÖSO’cuların önünü kesiyordu.

Bunun üzerine TSK, 20 Kasım’da YPG mevzilerini bombaladı. Bugüne kadar Erdoğan’a karşı sabırlı davranan Rusya bu defa sert çıktı; Suriye hava sahasını Türk uçaklarına kapattığını duyurdu. Türkiye Rus uçağını düşürmüş, bu nedenle iki ülke arasındaki ilişkiler kopmuştu. Haziran ayında Erdoğan özür dilemiş, 15 Temmuz sonrasında ise Rusya ile yakınlaşmak için çaba göstermişti. Ancak bütün bu süreç boyunca, verdiği sözleri tutma konusunda dolambaçlı yollar izliyordu. Mesela Halep’teki cihatçıları durdurmada hiçbir adım atmamıştı şimdiye kadar. Üstelik sürekli olarak YPG ve kantonlar konusunda şartlar ileri sürüyor, sorun çıkartıyordu.

Bu koşullarda YPG’ye dönük bombalama bardağı taşıran damla oldu, Rusya, Türkiye’ye resti çekti. Türk uçaklarının Suriye hava sahasına girişini yasakladığını açıkladı. Ardından Suriye’nin devlet temsilcileri de Türkiye’yi “işgalci” olarak niteleyerek, hava sahasını ihlal eden Türk uçaklarını düşüreceğini söyledi. Hatta bu açıklamaların ardından, yine pervasızca Suriye hava sahasına girmeye çalışan TSK uçakları zorla geri çevrildi.

Görünen o ki, Erdoğan’ın, bir taraftan Suriye topraklarını işgal edip diğer taraftan Halep’e ilişkin verdiği “cihatçıları geri çekme” sözünü tutmuyor oluşu, Putin’i fazlasıyla kızdırdı. Üstüne bir de, Putin’in ABD’den koparmaya çalıştığı YPG’yi bombalaması bardağı taşırdı. Ve Putin de Erdoğan’a haddini bildirmek için, ona gösterdiği esnekliği kapattı; Türk silahlı güçlerini, Suriye topraklarında kıpırdayamaz hale getirdi.

 

Musul savaşı AKP’siz yürütülüyor

Musul’daki savaş, uzun zamandır gündemdeydi, ama tahmin edilenden erken başladı. ABD’nin bu adımını hızlandıran iki unsur vardı. Birincisi, Türkiye’nin Cerablus’a girerek YPG’nin hareket alanını daraltması ve ABD’nin söz verdiği “kantonları birleştirme”nin ertelenmesi karşısında, Kürt hareketine Musul’dan pay vermek istedi. İkincisi, Rusya’nın Halep’te ilerleme kaydetmeye başlaması ve ABD’nin artık Suriye’de giderek etkisizleşmesi, Irak’ta yeni bir cephe ve yeni bir kazanımı gerekli kıldı. Yanısıra Obama’nın görev süresi dolmadan önce yeni bir savaş başlatması ve devamını Trump’a bırakması, Trump’un daha saldırgan politikalarının başlangıcına meşruiyet oluşturmayı da hedefliyordu.

Musul operasyonu kararı duyurulduğu zaman, Erdoğan’ın ilk tepkisi “Musul’a kimse giremez” oldu. Musul, Haziran 2014’ten beri IŞİD işgali altında olan bir bölge. Erdoğan’ın bu sözleri, IŞİD işgalini bitirmeyi hedefleyen Irak Ordusu’na karşı, IŞİD’i korumaya çalışan son derece açık bir ifadeydi. Bunu önleyemeyeceğini anladığında ise, bir biçimde dahil olmak için tüm gücünü kullandı. 

Erdoğan’ın tepkisi üzerine Irak Meclisi, Türkiye’yi “işgalci” ilan etmeye hazırlandığını açıkladı. ABD hemen Türk ordusunun koalisyon güçlerine dahil olmadığını, bu topraklarda “illegal” olduğunu ifade etti. ABD Dışişleri Bakanlığı, Türk ordusunun operasyona katılmak için Irak yönetiminden izin alması gerektiğini belirtti. Ve Erdoğan, kendisini uyaran Irak Devlet Başkanı Haydar el İbadi’ye, “Sen benim muhatabım değilsin, kıratımda değilsin, kalitemde değilsin” diyerek meydan okudu. Bu meydan okumalar, Irak hükümetinin daha fazla tepkisini çekti ve Türk askerlerini sahada gördükleri koşulda ateş edeceklerini söylediler. Dahası, Başika’da bulunan ve Türkiye’nin cihatçıları eğittiği kampın kapatılmasını istediler.

Irak hükümetinden umudunu kesen Erdoğan, B ve C planlarını devreye sokacağını, ama her koşulda Musul’a gireceğini duyurdu. Kastettiği, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin, ya da Sünni Türkmenlerin, o da olmazsa Musul’daki Sünni aşiretlerin daveti üzerine, savaşına katılma meşruiyetini sağlamaktı. Ancak bu kesimlerin her biri, Irak hükümeti çağırmadığı koşulda kimsenin savaşa dahil olmaması gerektiği konusunda net bir tutum aldı.

AKP bir süre de, “uçaklarımız katıldı-katılacak”, “eğittiğimiz birlikler katıldı-katılacak”, “ABD ile anlaştık-anlaşacağız” vb. sözlerle top çevirdi. Ancak sonuçta Irak ordusunun Başika’daki Türk kampının etrafını kuşattığı ve Musul savaşına Türkiye’nin hiçbir biçimde dahil olmaması için önlem aldıkları görüldü.

Irak bununla da yetinmedi; sürekli Misak-ı Milli’den bahsederek, Lozan anlaşmasını tanımadığını söyleyerek, “benim 350 km sınırım var, tabi ki gireceğim” diyerek, Irak toprakları üzerinde doğrudan hak iddia eden Erdoğan ve Türkiye’yi protesto gösterisi düzenledi. Bağdat’ın Türkiye Büyükelçiliği önünde biraraya gelen binlerce Iraklı, Türkiye’yi ve Erdoğan’ı protesto etti ve “Osmanlı işgali sona erdi” dedi.

Türkiye’nin savaşa giremeyeceği kesinleştikten sonra bile Erdoğan, “Musul operasyonu için şartları”nı açıklamaya devam etti. Oysa Irak’ta hiçbir hükmü yok, hiçbir güç onu Irak’ta istemiyor, karışmasına izin vermiyor; ama yine de Erdoğan şartlarını sıralıyor: Şii milisler Musul’a girmesin, Telafer’deki Sünni Türkmenler katliama uğramasın, Şengal’deki PKK gücü savaşın dışında tutulsun!

Üstelik ileri sürülen bütün bu şartlar, IŞİD’i korumaktan başka bir amaç taşımıyor. Mesela, işgalden önce Telafer’de yaşayan Türkmenlerin yaklaşık yarısı Şii, yarısı Sünni’ydi. IŞİD işgali başladığında Telafer’deki Sünni Türkmenler IŞİD’e katıldılar; Şii Türkmenler ise, hem katliama uğradılar, hem de sürüldüler. O dönem katliamı görmezden gelen Erdoğan, bugün Irak Ordusu saflarında Telafer’e girmeye hazırlanan Şii Türkmenlerin, IŞİD üyesi Türkmenleri öldürmesini engellemeye çalışıyor. Benzer biçimde, IŞİD geldiği zaman hemen işbirliği yapan Musul’daki Sünni aşiretleri korumaya kalkıyor. En büyük sorunu da Şengal’deki YPS varlığı. 2014’te Ezidiler katledilirken Peşmerge birlikleri kaçmış, Erdoğan da katliamı seyretmişti. Ama Rojava’dan gelen bir YPG birliği, IŞİD saldırısını durdurarak Şengal halkını kurtarmayı başarmıştı. Sonrasında, Şengal’de kalan Ezidilerden YPS adlı savaş birliği kuruldu ve şimdi birlik, Irak Ordusu’yla birlikte IŞİD’e karşı savaşmak istiyor.

Sonuçta Erdoğan’ın bütün öfkesine, karşı çıkışlarına, hezeyanlarına rağmen, Musul savaşı ilerliyor.

 

Musul’u kurtaran yönetir

16 Ekim tarihinde, Peşmerge, Irak Ordusu ve Şii savaşçı birliği Haşd el Şaabi, ABD’nin ve İran’ın doğrudan desteği ile Musul savaşını başlattı.

Türkiye bu savaşta yer alamadı, ama başka yöntemlerle varlığını hatırlatmayı ihmal etmedi. Mesela Musul’a saldırının başlamasının hemen ardından, Suriye’de YPG güçlerini bombaladı. 21 Ekim’de Kerkük’te, 23 Ekim’de ise Sincar’da beklenmedik biçimde IŞİD saldırıları gerçekleştirildi. Her iki saldırının arkasında da Türkiye’nin olduğu ileri sürülüyor. MİT’in Kerkük’te ve başka bazı bölgelerde oluşturduğu hücrelerin harekete geçtiği söyleniyor. IŞİD saldırısı başladığı sırada “menşei belirsiz” uçakların “hava desteği verdiği” de söylentiler arasında.

IŞİD’in Sincar’a dönük saldırıları, PKK’nin desteklediği YPS güçleri tarafından; Kerkük’teki saldırılar ise, doğrudan PKK güçlerinin yanısıra Peşmerge tarafından püskürtüldü. Ancak bu sırada Barzani, İran Devrim Muhafızlarının komutanı Kasım Süleymani’den yardım istedi. Kasım Süleymani, Suriye’deki savaşta İran’ın askeri güçlerine komuta ederek, direnişin başarısında en önemli isim oldu. Barzani’nin çağrısı üzerine Erbil’e geldi ve görüşmeler yaptı.

Musul savaşı, emperyalistlerin paylaşım planları netleşmediği için bugüne kadar ertelenmişti. Bugün de aslında Musul’a kimin hakim olacağı kesinleşmiş değil. Bu nedenle iki hafta hızla süren Musul savaşı, kısmen yavaşlamış durumda.

İran, savaşın başından bu yana en fazla güçlenen ülke oldu. ABD’nin attığı her adım, isteklerinden bağımsız biçimde İran’ı güçlendirdi. Çin’in desteğini arkasına alan, Rusya ile de ittifak kuran İran, hem Suriye’de hem de Irak’ta, dahası Yemen’de doğrudan savaşın içinde. Ve bu savaşları kaybetmiyor. Irak hükümetine de bugüne kadar en büyük destek İran’dan geldi. Gerek Şii milislerin, gerekse Irak Ordusu’nun arkasında İran’ın askeri ve siyasi desteği var. Ve bugün bir Sünni kenti olan Musul, Şii misiller ile Şii Irak Ordusu’nun hakimiyetinde bir savaşla IŞİD’ten temizleniyor.

ABD’nin planı, Musul’da Peşmerge’nin etkisini artırmak, bir taraftan da Musul’dan kaçan IŞİD’çilerin Rakka’ya geçerek Suriye’ye karşı savaşmalarını sağlamak. Bu nedenle Musul, tam olarak kuşatma altına alınmadı; Rakka’ya giden yol açık bırakıldı. Böylece ABD, Musul ile birlikte Suriye’ye daha fazla müdahale etme hakkı bulacak. Rakka savaşı konusunda yapılan hazırlıklar da bunun göstergesi. ABD, yine bütün ısrarlarına rağmen Türkiye’yi savaşın dışında bırakarak, YPG ile birlikte Rakka savaşına hazırlanıyor. Rusya Halep’te savaşırken, ABD Suriye’de kendine hegemonya alanları yaratmayı hedefliyor.

                             * * *

Savaş, hem Irak’ta hem de Suriye’de hız kazanıyor. Bir taraftan Trump ile daha saldırgan bir sürece hazırlanan ABD, kendisine yeni alanlar açmaya çalışıyor; diğer taraftan Rusya, Suriye’yi “kurtarma” karşılığında Suriye topraklarına kalıcı olarak yerleşiyor. Çin ise sessiz sedasız biçimde, İran üzerinden bölgedeki etkisini güçlendiriyor.

Savaş, ittifak ilişkilerini de değiştiriyor, yeni koşullar yeni ittifaklar ortaya çıkarıyor. Mesela Tahrir Ayaklanmaları’ndan buyana dengeleri yer yer değişen Mısır, Suriye ve Rusya ile ilişkilerini güçlendirmeye çalışıyor. Suudi Arabistan ise savaşta daha doğrudan yer almak, IŞİD’e daha fazla destek vermek için uğraşıyor.

AKP hükümeti, bölgedeki bütün unsurların düşmanlığını kazanacak açıklamalarıyla dörtnala gidiyor. Sünnilerin hamisi kesilerek bölgedeki diğer mezheplerin; IŞİD ve Nusracılar başta olmak üzere cihatçıların hamisi kesilerek IŞİD tehdidi altındaki bütün ülkelerin tepkisini çekiyor. “Misak-ı milli, Lozan, Musul-Kerkük, Halep’in kuzeyi” gibi tartışmaları başlatarak, başka ülkelerin toprağında gözü olduğunu, bu ülkeleri parçalamak istediğini ortaya koyarak komşularının öfkesini yükseltiyor. Ve ne yaparsa yapsın, istenmeyen bir ülke, istenmeyen bir yönetim olarak kalmaya devam ediyor.

Bu yazılara da bakabilirsiniz

Rojava’da işgale hayır!

Aylarca süren “Güvenli bölge” tartışmalarının ardından, 9 Ekim günü TSK Rojava topraklarına girdi. Son aylarda …

Ekonomik, siyasi, sosyal… HAKLARIMIZ İÇİN DÖVÜŞELİM!

Muhalefet partileri, yerel seçimlerin ardından Erdoğan’ın sert üslubunu değiştirmesini, “toplumu germekten vazgeçmesini” istediler. Başta damadı …