Anasayfa / Genel / Arkayazı / Faşizm ve kadın

Faşizm ve kadın

arka-logo

Giriş

“Faşizm, yarınından emin olmayan anneyi, ev kadınlarını, işçi kadını, onların en derin duygularıyla oynayarak, insafsızca ve alayla köleleştirir. Aç gezen ailenin velinimetiymiş gibi -önüne bir parça kuru ekmek atıp- yarattığı hoşnutsuzluğu boğmaya çalışır. İşçi kadınları sanayiden uzaklaştırıp yoksul kızları taşraya göç etmeye zorlar… Kadınlara mutlu bir ev ve mutlu bir aile hayatı vaadeder, ama öteki kapitalist rejimlerden daha çok fuhuşa iter.” (Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Ekim yay. Sf:192)

Bu değerlendirme; faşizmin yeni ortaya çıktığı bir dönemde, Komünist Enternasyonal’in 1936’da gerçekleşen 7. Kongresinde yapıldı. O yıllarda İtalya, Almanya, Japonya, Bulgaristan gibi ülkelerde yönetimi ele geçiren faşist partilerin gerçek yüzü tam olarak ortaya çıkmamıştı. Yalan ve demagojilerle önemli bir kitle desteğini arkalarına almışlardı. İktidarlarını sağlamlaştırdıkları ölçüde saldırganlıkları arttı ve yüzlerindeki perde yırtıldı. Faşizmin kanla beslendiği, en ağır sömürü koşullarını dayattığı, farklı ırk ve uluslara yaşam hakkı tanımadığı; sadece işçi ve emekçilere, “yabancı”lara değil, kadınlara da düşman olduğu gözler önüne serildi.

Faşizmin kadın düşmanı yüzünü, ülkemizde de çeşitli biçimlerde gördük, görüyoruz… Özellikle AKP dönemi, kadın düşmanlığının zirve yaptığı bir dönem oldu. Dinci-gericilikle birleşen faşist uygulamalarla, kadını görünmez kılma, kapatma, eve hapsetme, erkeğin kölesi haline getirmede önemli mesafe katettiler.

En başta kadının yaşam hakkı ortadan kaldırıldı. Hemen hergün kadınlar, en yakınları tarafından öldürüldü. Ve bu katiller, devletin koruması altında en az cezalarla serbest bırakıldı. Fuhuşta patlama yaşandı. Sadece kadınlara değil, çocuklara yönelik cinsel istismarın, taciz ve tecavüzün haddi hesabı yapılamaz oldu. Kadınlar şort giydikleri için, eteklerinin boyları için saldırıya uğradılar. Nasıl giyineceklerine, hangi saate kadar dışarda kalacaklarına, nasıl güleceklerine, kaç çocuk yapacaklarına kadar, her şey devlet yetkilileri tarafından dikte edilir oldu. Bu konuda da başı Erdoğan çekti, ardından diğer bakanlar ve bürokratlar sıraya girdiler ve hep birlikte kadının yaşamını dayanılmaz kılmak için ellerinden geleni yaptılar.

Fakat kadınların mücadelesi de durmadı. Her gerici-faşist uygulama karşısında büyük bir tepki gösterdiler ve sokakları doldurdular. Bu mücadele sayesinde bir kısmını durdurmayı, bir kısmını da ötelemeyi başardılar. Kadınlar, dünyanın dört bir yanında olduğu gibi, ülkemizde de faşizme karşı mücadelenin en önünde yer aldı.

Şimdi Diyanet İşleri Başkanlığı, “dinin bu kadar yükseldiği, ahlakın ise bu kadar gerilediği bir dönemin yaşanmadığını” söylüyor. Bu itiraf, gelinen durumun artık gizlenemez noktaya vardığının göstergesidir. Her ne kadar bu açıklamayı, dini, özellikle İslam dinini temize çekmek için yapsalar da, gerçekte dinciliğin gericilikle, günümüzde ise faşizmle özdeş olduğu ve bunun büyük bir yozlaşma-düşkünleşme, ahlaki değerlerde erozyon yarattığı gerçeğini gizlenemez durumdadır. Çünkü dini kurumların yurtları, imam-hatip okulları, en fazla cinsel istismarın yapıldığı yerler olmuştur.

Hal böyleyken “başkanlık” dedikleri, gerçekte “sultanlık” olan bir anayasa değişikliği, bugüne dek yaptıklarını daha da katmerlendirmek ve tam bir tahakküm kurmak istiyorlar. Bu aynı zamanda kadınlara yönelik yeni bir saldırı dalgası anlamına geliyor. AKP’nin işbaşına geldiği yıldan bu yana yaşananlar, “sultanlık” dönemi ile birlikte nelerin yaşanabileceğini göstermeye yetiyor.

Kadınlar binlerce yıldır mücadele ile elde ettiği kazanımları, faşizm koşullarında adım adım kaybetmiştir. Bunu durdurmak ve yeni haklar elde edebilmek için, seslerini daha fazla yükseltmekten ve mücadeleyi büyütmekten başka seçenek yoktur.

Komünist Enternasyonal’in yıllar önce dikkat çektiği, faşizmin kadın düşmanı yüzünü, insanlık büyük acılar çekme pahasına görebildi. Bugün de benzer bir dönemden geçiyoruz. Kriz ve savaş koşullarında, sadece emperyalizme bağımlı ülkelerde değil, emperyalist merkezlerde bile faşist yönetimler işbaşına geliyor. İkinci emperyalist paylaşım savaşı döneminde yaşananlara benzer uygulamalara tanıklık ediyoruz.  Bu aynı zamanda toplumun geriye çekilmesi, gericileştirilmesidir. Çünkü toplumların düzeyini belirleyen, her zaman kadının konumu olmuştur. Dolayısıyla kadınların faşizme karşı mücadelesi, sadece kendi haklarını-varlıklarını korumak bakımından değil, genel olarak toplumun ilerlemesi bakımından da son derece yaşamsaldır.

 

Kadına bakışta faşizmin ortak dili

Erdoğan, “kadınla erkeği eşit görmediğini” sıkça söylemiş, her vesileyle kadını aşağılayan sözler sarf etmişti. Ardından kürtaj ve sezaryen doğuma karşı olduğunu ilan ederek, bu konuda uç noktaya gelip dayandı. Bu, onun gerici-faşist ideolojisinin doğal sonucuydu. Her ne kadar Erdoğan’a liberaller ve reformistler “demokrat-değişimci” gibi sıfatlar vermişse de, onun kadın sorununa yaklaşımı, gerici-faşist özünü en fazla açığa vuran konu oldu.

Erdoğan’ın kadını sadece “anne” olarak yüceltmesi, “cennet, annelerin ayaklarının altındadır” sözünden hareketle, annesinin ayağının altını öptüğünü söylemesi; kadınlara sıkça “üç çocuk doğurun” talimatı vermesi ve ardından kürtaj ve sezaryen doğuma yasakçı yaklaşımı, faşizmin kadına bakışının dile gelmesinden başka bir şey değildir.

Bu, faşizmin ortaçağ döneminden devraldığı, dinin kadınlara dönük yasakçı anlayışının ve engizisyon mahkemesi kararlarının, günümüz Türkiye’sine taşınmasıdır. Zaten faşizm de, ortaçağ döneminden kalma uygulamaları 20. yüzyıla taşıyan bir ideoloji değil midir?

Erdoğan’ın kadınlar hakkındaki her sözü ve AKP hükümetinin kadınlarla ilgili çıkarttığı her yasa, faşizmin kadına bakışıyla birebir örtüşmektedir. Hatırlanacaktır, daha önce “Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı”nın adı, AKP döneminde “Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı” oldu. Kadın sözcüğü bile ortadan kaldırılmış, “aile” kavramları içinde boğulmuştu.

AKP’nin kadına bakışını ve bunun faşizmle olan çakışmasını daha iyi görebilmek için, 20. yüzyılın başlarında İtalya, Almanya, İspanya gibi ülkelerdeki faşist partilerin kadınlara dönük propagandalarına ve işbaşına geldikleri andan itibaren yaptıklarına bakmak yeterli olacaktır.

Almanya’da Hitler’in, İtalya’da Mussolini’nin, İspanya’da Franco’nun ve diğer emperyalist ülkelerdeki faşist liderlerin kadınlar hakkındaki sözleri ve uygulamalarıyla Erdoğan’ın ve AKP hükümetinin sözleri ve uygulamaları arasındaki benzerlik, hepsinin aynı ideolojik gıdadan beslendiğinin en açık göstergesidir.

 

Faşizmin kadınlara yaklaşımı

Faşizm, kapitalizmin emperyalizm aşamasında ortaya çıkan bir burjuva ideolojisi ve devlet biçimidir. O, “emperyalizm ve proleter devrimler çağı”nın bir ürünüdür. I. emperyalist savaş sırasında 1917 Ekim Devrimi ile sarsılan burjuvazinin, proleter devrimleri önlemek ve içine düştüğü krizden çıkabilmek için başvurduğu yöntemlerden biridir. Dolayısıyla emperyalizmden bağımsız değildir, aksine onun en çıplak haliyle göründüğü durumdur.

Fakat kendisine bir kitle tabanı yaratabilmek için, sınıflarüstü görünmeye, hatta emperyalist-kapitalist sisteme karşıymış gibi durmaya ihtiyacı vardır. Kitleleri buna inandırmak için de her tür yalan ve demagojiye başvurur. Bunun önemli parçasını, kadınlara dönük demagoji oluşturur. Kadına düşman bir rejim olduğu halde, sözde kadını yücelterek onu kendisine bağlamaya ve bu devasa gücü arkasına almaya çalışmıştır.

Örneğin “siyasette kadınların desteğini kazanmak gerekir, erkekler onları kendi başlarına izleyeceklerdir” demiştir Hitler. Gerçekte ise kadınlar, Naziler’e göre “öteki ırk”tır, tıpkı Yahudiler gibi. Alman “ari ırkı”nın kan saflığını korumakla yükümlü “döl yatağı”dır.

Faşizm döneminde kadınlar, yüzyıllar öncesi döneme geri döndürülmüştür. Sözde “mutlu bir yuva” vaad edilirken, hiçbir kapitalist rejimin yapamadığı ölçüde fuhuşa sürüklenmişlerdir. Bir yandan evli kadınlar işten çıkarılıp sokağa atılmış, bir yandan da genç kadınlar askeri fabrikalarda çalıştırılmıştır. Örneğin Almanya’da 1933 yılında 150 bin kadın işçi fabrikalardan çıkarılır, fakat askeri malzeme üreten fabrikalardan kadın işçiler atılmaz, hatta yenileri alınır. Savaş sırasında istihdam edilen kadınların oranı yüzde 67’dir. Buna karşın kadınların ücreti, erkeklerden yüzde 30 ila 50 oranında daha düşüktür.

Faşizm sadece ucuz işgücü olarak değil, asker olarak da kadınları kullanmaya kalkmıştır. Hitler hükümeti, kadınları askeri eğitimden geçirdi. Tüm çalışan kadınlar için, atış talimi de dahil olmak üzere, her gün zorunlu askeri eğitim getirdi. Yaklaşık 8 milyon üyesi olan “Almanya Milli Kadınlar Birliği”nin asıl görevi, kadınları faşist ruhla eğitmek ve savaşa hazırlamaktı. Çok sayıda “kadın çalışma kampları” kuruldu ve buralarda eğitim yapıldı.

Benzer bir durum İtalya için de geçerlidir. Faşist erkek örgütlerinin olduğu her yerde “kadın seksiyonları” kuruldu. Faşist milisler, onbinlerce kadını kapsıyordu. Genç kızlar, hatta çocuklar içinde bile faşist örgütlenmeler oluşturularak, askeri bir disiplinden geçirildi.

Bütün bunlar büyük bir yalan ve demagoji perdesi altında gerçekleşiyordu. Sözde kadına ve haklarına değer verdiklerini söylüyorlar, fakat gerçekte onları olabildiğince aşağılıyor, sömürüyor, kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyorlardı.

Örneğin faşist Mussolini, iktidara gelmeden önce, kadın hareketinin en önemli talebi olan “oy hakkı”nı savunuyordu. İktidara geldikten sonra ise, kadınlara oy hakkının “ikincil bir sorun” olduğunu söyleyecekti. Faşist İtalya’da kadınlar, sadece yerel seçimlerde oy kullanabildiler; genel seçimlerde ise kullanamadılar. Ayrıca seçilme hakları yoktu. Daha da önemlisi oy kullanmak; “okur-yazarlık, belli bir servet sahibi olma, savaşta oğlunu ya da kocasını yitirme” gibi şartlara bağlanmıştı ki, bu oran, o sırada İtalya’da 12 milyon olan kadın sayısı içinde, sadece 1 milyondu. Ardından ayrıcalıklı kadınlara değil, erkeklere de oy hakkı ortadan kalkacaktı; sandık, yalnızca “evet ya da hayır” oylarının kullanıldığı referandumlarda kurulacaktı.

Bütün bunlara rağmen faşist liderler, bir “velinimet” gibi göründüler. Derinlere kök salmış duygular üzerine oynayarak, kadınların birçoğunu kandırdılar, hatta kendilerine tapınmalarını sağladılar. Örneğin faşist kadınlar, coplu saldırı taburlarında yer aldı. Burjuva ve küçük-burjuva kadınlar, özellikle de savaş sırasında eşini, oğlunu yitirmiş “madalyalı kadınlar”, sokaklarda gösteriler yaparak, komünist ve devrimcilerin üzerine saldırdı.

 

Faşizm “kadını kovan,

anneyi yücelten” bir rejimdir

Faşist rejimler, iktidara gelirken ve iktidarda kaldıkları sürelerde, çevrelerinde kadınları seferber etmeyi başardı. Onların analıklarını yücelterek iktidara bağlanmalarını sağladı.

Gerek Mussolini, gerekse Hitler, I. emperyalist savaşta eşini, çocuğunu yitirmiş, acılı-yaslı kadınları kazanacak argümanlar kullandı. Onların gözlerinde kadınlar, savaşta ölenlerin veya sakat dönenlerin eşleri ve anneleriydiler. Sadece bu özellikleri öne çıkarıldı.

Çocukları ya da eşleri savaşta ölen kadınlar, gerçekte savaş karşıtı mücadelenin en önemli unsurlarıdır. Savaşta kaybettikleri için duydukları acı ve onları katledenlere karşı oluşan nefret, kadınları en kararlı savaş-karşıtı kitle haline getirir. Ama faşizm, onların acılarını ve kayıplarını kullandı, hatta sömürdü. Kadın olarak değersizleştirilmelerine rağmen, ‘acılı anne’ ya da ‘dul eş’ olarak yüceltildiler.

Mussolini, İtalyan kadınlarına eski Romalı kadınları örnek gösteriyor ve şöyle sesleniyordu: “Faşistler sizden tek bir şey istemektedir: Tapınılası yurdumuza, tanrısal İtalya’ya alçakgönüllülük içinde bağlılık, yorulmadan hizmet etmek…” Yani faşizm, kadınlardan “gönüllü bir vazgeçiş” istiyordu. İşlerinden, taleplerinden, isteklerinden, çocuklarından bile…

İkinci emperyalist savaş sırasında Almanya’da ve İtalya’da kadınlar, ellerindeki-avuçlarındaki her şeyi, hatta nikah yüzüklerini faşist devlete verdiler. İtalya’da kadınların, yalnız başkentte 250 bin alyans verdikleri saptandı.

Faşizmde “anne” imgesiyle, “ulus” ya da “yurt” imgesi birleşmişti. Hitler’in ünlü Propaganda Bakanı Goebbels, nasyonal-sosyalist “on buyruk”ta şöyle yazıyordu: “Yurt sana can veren anadır, hiç unutma bunu!” 1933’te Anneler Günü kutlamasıyla ilgili olarak da şunu söylüyor: “Anneler Günü kavramı, Alman düşüncesini en iyi simgeleyen bir varlığa, Alman anasına saygı anlamını taşır. Yeni Almanya’da kadın ve ana bu rolü üstleniyor. Aile yaşamının bekçisi, halkımızı doruklara götürmeye yetenekli güçlerin fidanlığıdır o. Alman ulusu düşüncesini taşıyan tek varlık Alman anasıdır. Ana demek, sonsuza dek Alman ulusunun olmak demektir.” (aktaran Maria Macciocchi, Faşizmin Analizi, Payel Y. sf. 153)

Keza İtalya’da da faşizm, kadınlar için bir “kamu topluluğu statüsü” yaratarak, kadının devlete ait olduğunu söylüyordu. Onların üçlemesi de “ana/aile/ulus”tu.

Faşizm, devletin temeli olarak aileyi; ailenin temeli olarak da kadını gösterir ve bu üçlüyü birbirine yedirerek yüceltir. Diğer tüm gerici ideolojiler gibi, kadını anne olarak ele alır, anneyi de ulusla-yurtla özdeşleştirir. Öyle ki, Almanya’da “ari ırkın” sürdürülmesi ve saf haliyle kalması için, seçilmiş kadınlarla Nazi subayları, “insan haraları”nda toplanmış ve kadınlar “Alman ulusuna yaraşır nesiller yetiştirmek” için, buna gönüllü olmuşlardır.

Bu yönüyle faşizm, “sınıf baskısının yanı sıra kadınlar üzerinde cinsel baskının da en yoğun yaşandığı bir rejimdir” demek, yanlış olmaz.

 

Faşizmin kadınlara talimatı:

“Çok çocuk doğurun!”

Marks şöyle der: “İlk işbölümü, kadın ve erkeğin çoğalmak için yaptığı işbölümüdür… Modern ailenin içinde tohum halinde yalnız kölelik değil, serflik de vardır. Bu ailede, daha sonra toplumda ve devlette büyük ölçüde gelişen bütün çelişkilerin minyatür halde bulunduğunu görürüz.”

Faşizmin aileye ve kadına yaklaşımında, Marks’ın belirttiği gibi “bütün çelişkilerin minyatürü” ve ideolojilerinin temeli bulunmaktadır.

Faşizmin yükselişe geçtiği sırada Almanya ve İtalya, yeni bir emperyalist savaşa hazırlanıyordu. Savaş içinse, çok çocuğa ihtiyaçları vardı. Bunu onlara ancak kadınlar sağlayabilirdi. O yüzden kadınlara adeta bir “inek” gözüyle baktılar, doğurgan annelere övgüler dizdiler.

Hitler’in “programım” dediği 1932 seçim bildirgesinde; “kadının ve erkeğin insan soyunu sürdürme görevi, birlikte çalışmadan daha önemlidir” deniyor. Devamında şunlar söyleniyor: “Kadın büyük bir çalışma gücüdür, ama gerçek anlamda organik ve mantıki bir evrimin uzak amacının ailenin oluşumu olduğunu da hiç bir zaman gözden kaçırmamalıdır. Aile, bütün devlet yapısının en küçük ama aynı zamanda en önemli birimidir. Çalışma, kadını bir erkek gibi onurlandırır, ama çocuk anneyi kutsallaştırır.” (age sf: 193)

Hitler, yoksulları az çocuk yapmakla suçluyor, emekçi kadınların fabrikaya gitmek yerine, “çocukların annesi” olarak evde oturması gerektiğini söylüyordu. İki yıl sonra, “nüfus savaşı”nda ilk “zaferi”ni ilan etti: 1933’te evlenme sayısı 630 bin iken, ‘34’te 740 bini bulmuştu. Doğum oranı da iki katına çıkmıştı.

Hitler’le yarışan Mussolini de, “sayı güç demektir, çocuk yapınız” diye buyurmuştu kadınlara. Mussolini de Erdoğan gibi, “balkon konuşmaları” ile ün salmıştır. Erdoğan “en az üç çocuk” derken, Mussolini “dört çocuk” istiyordu, yine o “balkon konuşmaları”nın birinde. Ve bunu şöyle gerekçelendiriyordu: “Beşikleri boş duran halklar imparatorluk kuramazlar, kursalar bile kısa süre içinde yok olup giderler.” Ayrıca “çok çocuk doğuran kadınların daha sağlıklı olacağını” vaaz ediyordu. Dev kadın toplantıları düzenletip, oralarda konuşmalar yapıyor; İtalya’nın en fazla çocuklu çiftlerini Venedik Sarayı’nda kabul ediyor, çok çocuklu annelere törenle altın madalya takıyordu.

Fransa’da ikinci emperyalist savaş sırasında iktidara gelen faşist Petain de kadınların az doğurduğundan yakınıyordu. Fransız kadınlarından “en az üç çocuk” istiyordu. Hitler Almanyası’nda olduğu gibi “Anneler Günü” kutlamalarını başlatmış, bu kutlamalara tüm annelerin katılması zorunluluğunu getirmişti. Fransa’da boşanmayı zorlaştıran kanunlar çıkardı. 7 Mart 1942’de çıkarılan bir yasa ile “çocuk düşürmek” “Fransız halkına zarar verecek eylem” kapsamına alındı. “Çocuk düşürenler ve buna ortak olanlar” için ölüm cezası getirildi.

İşte 20. yüzyılın ortalarında Fransa, Almanya, İtalya gibi sözde “uygarlığın beşiği” emperyalist ülkelerde, faşist yönetimler altında kadının düşürüldüğü durum buydu.

 

Faşizm kadını eve hapseden

bir rejimdir

“Modern karı-koca ailesi, gizli ya da açık biçimde, kadının ev köleliği üstüne kurulmuştur; modern toplum da bütünüyle karı-koca ailelerinden meydana gelen bir kitledir; o aileler onun molekülleridir” demişti Engels. Faşizm bunu bas bas bağırıyordu. O, erkek egemen sistemin kendini en açık haliyle ortaya koyduğu rejimdi. Bu yüzden de kadını, “erkeklerin en erkeği” tarafından yönetilen bir rejime, yani faşizme köle yapıyordu.

“Erkeklerin en erkeği” de Duçe’ydi, Führer’di… Öyle ki, faşist liderler kendilerini, ulusun tüm kadınlarının sahibi gibi görüyorlardı. Hitler’e evlenip evlenmeyeceği sorulduğunda, “Ben evli değil miyim zaten? Benim karım Almanya’dır” demişti. (Anne de Almanya’ydı ya, onlara göre!)

Almanya’da 30 Haziran 1933 tarihli bir kararname ile devlet, evli bütün kadınları işten çıkarmak için ilk adımı attı. “Her şey, genç kızların görevi olan annelik görevine bağlı olacaktır” denilerek, kızların liseye girişlerine, karma okullara karşı kararnameler çıkarıldı. Genç kızları iyi ev kadınları olarak yetiştirecek, ev ekonomisi dersleri verecek özel okullar kuruldu. Yanı sıra kalabalık aileye ödeneklerin arttırılması ve onlara çeşitli ödüllerin verilmesiyle, kadının eve bağlanması ve çok çocuk yapması teşvik edildi.

Nazi ideologlarından Frick, bu durumu şöyle açıklıyor: “Anne kendini bütünüyle çocuklara ve aileye adamalıdır. Kadın da erkeğe. Bekar genç kıza gelince, o da sadece kadınlığına yaraşan uygun bir mesleğe kendini hazırlamalıdır.”

1929 bunalımının yarattığı kronik ve yoğun işsizlik, kadınların eve kapatılmasında en büyük yardımcıları oldu. Faşizm, işsizliğin nedeni de kadınmış gibi gösterip, ilkin çalışan kadınları işten attı.

İtalya’da 1927 yılında çıkarılan bir kararname ile kadınların ücretleri, aynı işkolundaki erkek işçilerin ücretlerinin yarısına indirildi. Aynı yıl kız öğrencilere liselerde edebiyat ve felsefe derslerinin okutulması yasaklandı. Bir yıl sonra kız öğrencilere orta öğrenim ve üniversitede iki kat harç ödeme yükümlülüğü getirildi. 1938’de kadınların kamu görevlerinde ancak yüzde 10 oranında olacağı belirtildi. 1942 yılında yürürlüğe giren “medeni yasa” (Rocco yasası) “onur suçu” kavramıyla ağırlaştırıldı. Yasanın 587. maddesi, “babaya, kocaya ya da erkek kardeşe, onurlarını korumaları gerektiğinde bir öfke halinde kızı, karıyı ya da kızkardeşi öldürme hakkı” verilmekteydi. İşi bu raddeye kadar getirebildiler.

Kısacası faşizm, bir yandan demagoji, ekonomik yardım ve ödüllerle, diğer yandan çıkardığı yasalarla kadını eve kapatmakla kalmıyor; onun bedeni üzerinde kurduğu tahakkümü, yaşamına son verdirecek noktaya vardırıyordu. Faşist İtalya’daki “onur suçu” ile bizdeki kadın cinayetlerinin “namus-töre” diye normal görülmesi ve mahkemelerin “hafifletici unsur” sebebi sayarak en az cezayı vermesi arasındaki paralellik dikkat çekici değil midir? Bunun bir adım sonrası, tıpkı Mussolini İtalyası’nda görüldüğü gibi kadın cinayetlerini yasal hale getirmektir!

Kadın cinayetlerinin AKP döneminde bu kadar artması, onun kadına bakıştaki gerici-faşizan yaklaşımıyla doğrudan bağlantıdır. Çünkü faşizmin kadını eve hapsetmesi ve onu sadece bir “döl yatağı” olarak görmesinde dinin belirleyici rolü vardır. Hıristiyan ya da Müslüman fark etmeksizin dinci gericilik, her zaman kadının yerinin evi ve kocasının yanı olduğunu vaaz etmiştir. Hitler ve Mussolini’nin imdadına da her zaman Kilise yetişmiştir.

Hıristiyanlığın merkezi sayılan Vatikan’ın 8 Ocak 1956 tarihli genelgesi, “Müslüman Erdoğan”ın sözlerine tıpa tıp benzer. Vatikan, “ağrısız doğum” hakkında çıkardığı genelge ile, sadece kürtaja karşı olmakla kalmamış, kadınların doğum biçimini de belirlemeye kalkmıştır. Papa XII Pie, ebelere şunları söylüyor:

“Anneyi derin bir hipnoz durumuna getirdikten sonra ortaya çıkacak ağrıyı önlemek için, o ağrıları azaltmaya çalışan kadın-doğum uzmanı, bu yöntemin annede çocuğa karşı sevgi yönünden bir kayıtsızlığa yol açtığını görmüştür.” Papa, İncil’de yazıldığı gibi “kadının büyük ağrılar içinde doğum yapması” gerektiğini bildirmiştir.

Faşizm kadının, bin yıllardır erkeğe bağımlı hale getiren tutucu yanlarına seslenmektedir. Bunda hiç kuşkusuz en büyük yardımcısı, tek tanrılı dinlerdir. Fakat kadını “tanrısallaştıran”, onu her tür kötülüğe karşı iyiliğin ve güzelliğin sembolü olarak gösteren yaklaşımların da, tarihsel gerçekler karşısında hiçbir hükmü olmadığı görülmektedir.

 

Faşizmin kitle tabanı

olan kadınlar

Kadını bu denli aşağılayan, doğumdan ölümüne her şeyine müdahale eden bir rejim, nasıl oldu da kadınların önemli bir kısmının desteğini alabildi? Ve halen nasıl oluyor da alabiliyor?

Marks, Fransa’da İç Savaş adlı yapıtında, barikatlarda yiğitçe çarpışan işçi-emekçi kadınları anlattığı gibi, Komün’ün yenilgisinden sonra burjuva kadınların düşmanca tavırlarını da ortaya koymaktadır. “İlk Parisli tutuklular konvoyu Versailles’a getirildiği zaman, insanı çileden çıkaran canavarca işleme tabu tutuldu. O sırada Ernest Picard elleri ceplerinde alay ederek onların çevresinde dolanmakta, Madam Thiers ve Madam Favre de nedimelerinin ortasından balkonlardan Versailles güruhunun bu alçakça işlerini alkışlamaktaydılar.”  (Faşizmin Analizi, Payel Y. sf. 113)

Elbette sadece alkışlamakla kalmayıp, bu saldırıları bizzat yapan kadınlar da vardı. “Soylu” kadınlar seyredip alkışlarken, aristokratların kışkırttığı birçok gerici kadın, Komün’ün yiğit kadınları başta olmak üzere tutsakların üzerine büyük bir hınçla saldırdılar.

1920’li yıllardan itibaren Avrupa’da faşizmin yükselişi ve iktidara gelişinde, sadece burjuva kadınların değil, küçük-burjuva kadınların da rolü vardır.  Keza ‘70’li yıllarda Şili’de “sosyalist” başkan Allende’yi çökertmek için, kadınların ön planda kullanıldığı görülmüştür.

Feministlerin iddia ettikleri gibi, sınıfsal konumlarından bağımsız bir cins olarak kadınlar, hiçbir konuda blok davranmazlar. Orta ve küçük-burjuva kesimler, nasıl faşizmin kitle tabanı olmuşlarsa, bu kesimlerin kadınları da aynı tutumun sahibidirler. Farklı olması, eşyanın tabiatına aykırıdır zaten.

Şurası kesindir ki, tarihte hiçbir önemli gerici hareket, kadınların desteği olmaksızın iktidara gelemez ve orada uzun süre kalamaz. Ama yine hiç bir diktatör de kadınların mücadelesi olmaksızın yıkılamaz. Faşizme kafa tutanlar arasında ilk başta, siyasal ve sendikal örgütlerde toplanmış işçi ve emekçi kadınlar vardır. O yüzden aralarından birçoğu faşistler tarafından öldürülmüştür. 

Diğer yandan faşist partiler, toplumu en küçük birimine kadar (kız ve erkek çocuklarını bile) faşist örgütler içinde toplarken, hiçbir zaman işçi kadın örgütleri kurmamıştır. “İşçi kadın” sözcüğü bile faşizmi ürkütmektedir. (Benzer yaklaşımı feminist hareketlerde de görürüz. “İşçi kadın”kavramı, feministler için de en “tehlikeli” kavramlardan biridir.)

Faşizm, kadının çalışmasına karşı çıkmış, onu yeniden evin kölesi haline getirmek için her yolu denemiştir. Elbette bunu tam olarak başaramaz. Çünkü dayandıkları burjuvaziye ve büyük toprak sahiplerine, her zaman ucuz işgücü lazımdır. Bunu da en fazla kadın işgücü üzerinden elde eder. Onun içindir ki, faşizm, kadın işçilerin ücretini yarı yarıya düşürdüğü durumda bile, hepsini evine göndermemiştir. 1940’lı yıllarda ilk grevler ve faşizme karşı mücadele de, bu kadınlarla başlayacaktır.

Faşizme karşı mücadelenin başında her zaman komünist ve devrimci kadınlar yer almıştır. On binlerce kadın, direniş hareketlerine katılmış, işkence görmüş, zindanlara atılmış, kurşuna dizilmiştir. Liberal burjuvaziye yaslanan feminist kadınlar ise, faşizmin ilk seslerini duydukları anda ortadan kaybolmuşlardır.

* * *

Kısacası; dünyada yaşanmış ve yaşanan birçok olumsuz gelişmede kadınların da payı vardır. Onlar, tüm bu gelişmelerden kopuk, pür-ü pak ve her durumda direnişin sembolü değillerdir. Çünkü kadınlar da yaşadıkları toplumun bir parçasıdır. Hem de en duyarlı parçası… Dolayısıyla toplumsal-siyasal gelişmelerde, yenilgilerde ve zaferlerde kendi sınıfsal konumları ve bilinç düzeyleri oranında pay sahibidirler.

Karl Marks’ın kızı Eleanor Marks, 1887’de bir yazısında şöyle demişti: “Erkekler için de kadınlar için de cinsel baskının ardından, her zaman felaket olayların geldiği gerçeğini kavrama zamanıdır.”

Son yıllarda kadına yönelik artan baskıların, cinayetlerin, kadını aşağılayan argüman ve yasaların artması, yüzyılı aşkın süre önce yapılan bu kehaneti doğrulamaktadır.

Kadının aşağılanması ile faşizmin ve savaşın tüm şiddeti ile toplumların üzerine çökmesi arasındaki bağ, hem tarihsel hem de güncel bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

 

Yayınevimiz tarafından basılan “Feminizm mi Sosyalizm mi” kitabından alınmıştır.

Bu yazılara da bakabilirsiniz

İsviçre’de kadın hakları için büyük grev

İsviçre’de büyük “kadın grevi” 14 Haziran günü onbinlerce kadının katılımıyla gerçekleştirildi. Sabahın erken saatlerinden itibaren, …

pdd-arka-logo-1

Krizle birlikte işsizlik rekor düzeyde: KAPİTALİZMDE İŞSİZLİĞE ÇARE YOK!

Kriz kendisini tüm şiddetiyle her geçen gün daha fazla hissettiriyor. Bunun birinci göstergesi, işsizliğin rekor …