Anasayfa / Ekonomi / Saraya yedek hazine: VARLIK FONU

Saraya yedek hazine: VARLIK FONU

varlik-fonu

OHAL kararnameleri ile kurulan Türkiye Varlık Fonu (TVF) son derece önemli kamu şirketlerini yutarak bir anda devasa bir tekele dönüştü.

TVF, Ağustos ayında OHAL ortamınının pervasızlığı içinde oluşturulmuş bir kurumdu. İlk olarak 7 Ocak günü çıkartılan bir KHK ile, at yarışları ve Milli Piyango kapsamındaki şans oyunlarının lisans hakları 49 yıllığına TVF’ye verildi.

Ardından 5 Şubat günü Bakanlar Kurulu kararı ile, Ziraat Bankası, TPAO, BOTAŞ, PTT, Borsa İstanbul, Türksat, ETİ Maden, Çaykur gibi, herbiri kritik sektörlerdeki dev kamu işletmeleri olan kurumlar, TVF’ye devredildi.

Bu kurumların yanısıra, Antalya, Aydın, İzmir, Bodrum gibi önemli turizm bölgelerinde bulunan hazine arazileri de TVF’ye devredildi. Arazilerin tümü “kupon arazi” adı verilen, rant değeri yüksek araziler ve toplamı 2 milyon metrekareden fazla.

Bir gün sonra Özelleştirme Yüksek Kurulu, THY’nin yüzde 49,12, Halkbank’ın yüzde 51,11, Türk Telekom’un yüzde 6.68 hissesinin de TVF’ye devredilmesine karar verdi. Bu hisseler, sözkonusu şirketlerin hazineye ait olan ve özelleştirme kapsamındaki hisseleriydi.

Bir başka Bakanlar Kurulu kararına göre, Savunma Sanayi Destekleme Fonu’ndan da 3 milyar TL, 3 ay içinde geri verilmek üzere borç olarak TVF’ye aktarıldı.

Yetmedi, 10 Şubat günü İzmir Alsancak Limanı da TVF’ye hediye edildi. Liman 2007’den buyana özelleştirme kapsamına alınmış, açılan davalar ile özelleştirme durdurulmuştu.

 

“Nerden baksan tutarsızlık…”

OHAL koşullarında kararname ile hayata geçirilen Varlık Fonu sistemi, başından sonuna, bütün yönleriyle tartışmalı, ekonomik olarak faydasız ve her koşulda kitleler için zararlı bir girişimdir. Sarayın uşağı olmayan bütün ekonomistlerin eleştirdiği ve reddettiği bu fon, tam da ekonomik krizin derinleştiği koşullarda, ekonomiyi daha da tahrip edecek bir nitelik taşımaktadır.

TVF’nin kurulmasını savunanlar, dünyada yaklaşık 75 yıldır birçok ülkede varlık fonu uygulamasının bulunduğunu ileri sürerek, kendilerine haklılık zemini yaratmaya çalışmaktadır. Ancak bizim ülkemizde kurulmak istenen bir “varlık fonu” değil, adeta “kamu kaynaklarını soygun” fonudur.

Birincisi, varlık fonları genel olarak iki şekilde kurulmaktadır. Petrol, doğalgaz, maden gibi değerli ürünlerini ihraç eden kimi ülkeler, bu gelirin fazlasını fona aktarmaktadır. Körfez ülkeleri, Norveç, Rusya gibi ülkeler, bu ihracatın yarattığı bütçe fazlasıyla fonları finanse etmektedir. Bir de dış ticaret fazlası veren ya da güçlü emeklilik fonlarında biriken parayı kullanan ülkeler vardır. Çin, Güney Kore gibi ülkeler ve Hong Kong bu türden gelirleri ile varlık fonu oluşturmuştur. ABD ise, her iki örneğe de uyan birden fazla varlık fonuna sahiptir. Bu fonları kurmakta amaç, ihracatın sonucunda gelen döviz fazlasının, ülke içinde parasal istikrarsızlığa yol açmasını engellemek ya da dünya finans piyasalarında etkin bir aktör olabilmektir. Gelir fazlası, daha fazla gelir elde etmek amacıyla kullanılmaktadır.

Türkiye’de ise böylesine değerli ihraç kalemleri yoktur, üstelik Türkiye bütçe açığı ve cari açık veren bir ülkedir. Kamu emeklilik sisteminin açığı da bütçeden karşılanmaktadır. Ve varlık fonunu, düzenli bir fazla gelire değil, zaten sınırlı olan kamu kaynaklarının tüketilmesine dayandıracaktır. Çünkü fona devredilen kurumların tümü, önemli düzeyde geliri olan, ekonomide belirleyiciliği bulunan kurumlardır. Onların zaten kamuya ait olan gelirlerinin fona aktarılmış olması, devletin kamu kaynaklarını daha pervasız kullanma çabasından ibarettir.

İkincisi, yasada TVF için yeni bir gelir kalemi tanımlanmamaktadır. Zaten bütçenin bir parçası olarak hesaplanan gelirlerin bir kısmı fona aktarılmaktadır. Bu aktarım, bütçe gelirlerinin azalmasına neden olacaktır. Türkiye zaten bütçe açığı olan bir ülkedir, fonun varlığı, bütçe açıklarını artıracak bir unsurdur. Fona devredilen kurumların 2016 yılında Türkiye bütçesine yaptığı katkı 5 milyar liradır. Onların devredilmesi nedeniyle 2017’de bütçeden 5 milyar otomatik olarak eksilmiştir. Bu açık yeni vergiler, yeni zamlarla kapatılacaktır.

Üçüncüsü, fonun gelir kaynaklarının sınırları belli değildir. Gelir sağlama konusunda sınırsız bir hareket alanına sahiptir. Bugün için devredilen kurumların bütçesi ya da Savunma Sanayii Fonu’ndan alacağı “borç” bellidir. Yaklaşık 50 milyon TL sermaye ile kurulan fon için, Ekonomi Bakanı Zeybekçi, 200 milyara ulaşmasının hedeflendiğini söylüyor. Yasaya göre, işsizlik fonundan zorunlu BES’e, henüz özelleştirmesi tamamlanmamış kamu şirketlerine ve hazine arazilerine, özelleştirme gelirlerinden yeni vergilere kadar devletin elindeki her “mülk”ün, fona aktarılması mümkün kılınmıştır. Böylece yüzlerce milyar liralık varlık, servet ve nakit, tek bir fon tarafından pervasızca kullanıma açılmıştır.

Dördüncüsü, ne kadar tartışmalı olsa da fonun gelirleri gözler önündedir. Ancak giderleri konusu, çok daha büyük bir sorundur; çünkü yasada buna ilişkin bir tanımlama yapılmamıştır. Fonun harcamalarının ya da yatırımlarının nereye yapılacağı, tümüyle belirsizliğe ve keyfiyete bırakılmıştır. İlk elde görülen, 3. Havalimanı, Kanalistanbul, şehir hastaneleri gibi projelerin fon tarafından finanse edilerek, inşaat tekellerine büyük kaynak transferi yaratılacağıdır. Üstelik bu kaynak, denetlenmeyen, hesabı sorulamayan bir kaynak olduğu için, tekeller tarafından büyük bir pervasızlıkla kullanılacaktır.

Yanısıra, bu tür projelerin maliyeti bütçeden karşılandığında, bütçe üzerinde ne kadar büyük bir yük oluşturduğu daha somut olarak görülür. Maliyet fon tarafından karşılandığında ise, aslında yine bütçeye ait bir kaynak kullanılmış olmakla birlikte, resmi olarak bütçe üzerinde bir yük olarak kayıtlara geçmez. 

Denetimsizliğin bir yanını işin mali boyutu oluşturuyorsa, bir yanında da siyasal kararlar duruyor. Bugüne kadar birçok HES, Nükleer Santral, Yeşil Yol vb. yapımı, Danıştay kararları ile durdurulmuştu. Yasa, fona bu kararları bypass etme, Danıştay denetimi aranmadan yeşil alanları yağmalayacak, insana ve doğaya tahribat yaratacak; çevre, tarih ve kültür düşmanı projelere girişme hakkı veriyor.

 

AKP’nin kontrolünde ve tümüyle denetimsiz

Beşincisi, fonun yönetimi hükümetin tam kontrolü altında olacaktır. Yasaya göre fonun yönetim kurulu üyeleri başbakan (elbette cumhurbaşkanı) tarafından atanıyor ve fon başbakanlığa bağlı olarak çalışıyor. Ve ilk görevlendirmeler, cumhurbaşkanına en yakın, onun en güvendiği isimlerden seçildi. Varlık Fonu AŞ’nin Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Bostan, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı yapmış bir isim. AKP hükümetleri döneminde, TC tarihinin geri kalanının toplamından daha fazla özelleştirme yapıldığı biliniyor. Yönetim kurulunun diğer üyeleri ise, Yiğit Bulut (Erdoğan’a muhalif bir çizgiden, bugün onun “başdanışmanı” olacak kadar keskin bir dönüş yapan, bu dönüşüyle yandaşların bile tepkisini alan bir isim), Kerem Alkin (Havuz medyasının “amiral gemisi” Sabah’ın yazarı), Himmet Karadağ (Borsa başkanı) ve Oral Erdoğan (Piri Reis Üniversitesi Rektörü) olarak belirlendi.

Yönetim kurulu dışında bir de “danışma kurulu” oluşturulması gündemde. Bu sayede fonun yatırım çekmesinin önü açılacakmış. Teklif götürülen isimler arasında ABD eski başkanları Obama ve Bill Clinton’un adı geçiyor. Bu kişilerin verdikleri her konferans için yüzbinlerce dolar para aldığı söyleniyor. Bunların maaşları da doğal olarak fondan ödenecek. Bu isimler kesin olmasa da “danışma kurulu” adı altında pek çok kişiye para akıtılacağı anlaşılıyor.

Altıncısı, fonun tüm faaliyetleri, denetime mutlak biçimde kapatılmaktadır. Fona devredilen bütün kurumlar, bugüne kadar Sayıştay denetimine (ve doğal olarak TBMM denetimine) tabi oluyordu. Ancak yasa fon üzerindeki Sayıştay denetimini, yanısıra Sermaye Piyasası Kurulu veya Rekabet Kurulu gibi çeşitli kamu kurumlarının denetimini de kaldırıyor. Fonun denetiminin “yerli ya da yabancı bağımsız denetim kuruluşları”nın yapacağı söyleniyor; ancak bu kuruluşların hangileri olduğu, güvenilirlikleri, bu kuruluşların denetlenebilirliği üzerine herhangi bir kayıt düşmüyor.

Bu koşullarda fon, kendisine devredilen herhangi bir şirketi istediği holdinge, istediği fiyattan, istediği koşullarda satma hakkına sahip oluyor. Özelleştirmeleri ihalesiz, şartnamesiz, kuralsız hale getirmenin en kolay yolu! Elindeki varlıkları sadece istediği fiyattan değil, bedelsiz olarak da devredebilir, tekellerin kullanımına açabilir. Mesela devraldığı 2 milyon kilometrekare arazinin yarısını Ensar Vakfı’na, kalan yarısını Ağaoğlu’na bedelsiz olarak tahsis edebilir.

Keza her türlü finansal işlemi yapmak, tahvil alıp satmak, gayrimenkul alıp satmak vb her tür ticari faaliyeti gerçekleştirebilir. Devlet parasıyla kumar oynamanın en kolay yolu. En riskli kaynaklara yatırım yapıp, zarar edildiğinde hesabını vermemenin daha kolay bir yolu olamaz. Yanısıra özel şirketlere faizsiz, uzun vadeli borç sağlamak da bu fonun denetlenemeyen görevleri arasında olacaktır. Nakit sıkıntısına düşen bütün yandaş tekeller, fondan istedikleri kadar nemalanabilirler. 

Benzer bir durum, 12 Eylül yıllarında Turgut Özal Hükümeti döneminde hayata geçirilmişti. Bu dönemde 100’ü aşkın bütçe dışı fon kurulmuş ve Özal hükümeti bu fonların gelir kaynakları ile gider kalemlerini meclis denetiminden kaçırmıştı. Bu sayede Özal döneminde burjuvazinin bir kesimi çok ciddi bir sermaye birikimi gerçekleştirmiş, ayrıca yeni türedi zenginler ortalığı doldurmuştu. Denetimsizliğin tek amacının bu olduğu da, açık biçimde ortaya çıkmıştı.

 

Yangından mal kaçırma telaşı

Bu fonun kurulma amacını meşrulaştırmak için çeşitli argümanlar kullanılıyor elbette. Ama fonun yukarıda anlattığımız kuruluş özellikleri, gerçek hedefleri ortaya koymaya yetiyor.

Öncelikle bu fon ile AKP, paralel bir hazine oluşturma çabasındadır. Devletin hazinesinin üzerindeki denetim ve kontrol mekanizmalarının bulunmadığı, kendisi ile ilişkide bulunan sermayeye pervasızca peşkeş çekeceği, kendi özel kasası olarak kullanacağı bir hazine.

Bu hazine, devletin tüm yasa ve kısıtlamalarından azade olacak, her tür vergiden muaf tutulacak, böylece kaynakların sınırsız kullanımı gerçekleşebilecektir.

Fonun kurulması, ekonomik krizin bu kadar boyutlu olduğu; Türkiye’nin uluslararası kredisinin bu kadar düştüğü; içeriden ve dışarıdan borçlanma olanaklarının böylesine daraldığı koşullarda, devletin “süper yetkilere sahip bir devlet şirketi” kurarak kendisine yeni bir kaynak yaratma çabasıdır.

Ne Türkiye tarihinde görülmemiş düzeye yükseltilen örtülü ödenekler, ne kayıtdışı biçimde Körfez ülkelerinden akıtılan paralar, ne de IŞİD’çi teröristlerin “eğitilip-donatılması” hedefiyle ABD’den gönderilen kaynaklar AKP hükümetine yetiyor. Hiçbir parasal kaynak onları doyurmuyor. Daha fazla kar, daha fazla gelir, daha fazla sınırsız kaynak elde edebilmek için, her tür kuralı hiçe sayan yasalar ve düzenlemeler yapmaktan geri durmuyorlar.

Türkiye ekonomisi giderek daha da köşeye sıkışmaktadır. 2016 yılı ekonomik büyümesinin yıllık yüzde 1.5 civarında olacağı bekleniyor. 2015 yılı büyümesi yüzde 6.1 olarak açıklanmıştı. Yüzde 6.1’den yüzde 1.5’e inmek, sert bir düşüşün başlaması anlamına geliyor. Zaten son dönemde kapanan şirketler, işten çıkartılan ya da ücretsiz izin verilen işçiler, temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarında yaşanan artış gibi unsurlar, ekonomik krizi günlük yaşantımızda da somut olarak görmemizi sağlıyor. 

Diğer taraftan Türkiye ekonomisi AKP hükümetleri döneminde, dışarıdan sürekli kaynak akışına mutlak bağımlı hale getirilmiş durumda. Ülke üretmeyen ve ithalata dayanan bir ekonomik sisteme mahkum edildiği için, bu bağımlılık her geçen gün artıyor.

Körfez sermayesinin girişinin azaldığı, İran ile altın ihracatı üzerinden yaratılan refah havasının bittiği, Rusya ile ekonomik ilişkiler kesilince turizm ve gıda ihracatı gelirlerinin azaldığı koşullarda, bir darbe de uluslararası derecelendirme kuruluşlarından geldi. Üç kurumun birden Türkiye’yi “yatırım yapılamaz ülke” ilan etmesi, Türkiye’ye dönük ekonomik güvensizlikleri artırdı. Doların birden fırlaması, Türkiye’nin dış borcunu da artırdı.

Fon sayesinde yaratılan kaynak ile ilk anda görece bir ekonomik rahatlama ortaya çıkacak; bu rahatlama sayesinde referandum öncesinde kitlelerin ekonomik tepkileri kısmen stabilize edilecektir. Ancak aynı rahatlama, sonrasında çok daha büyük bir borç ve çok daha etkili bir ekonomik çöküntü olarak kendini gösterecektir. İlk andaki rahatlama, kamu kaynaklarını tüketen bir unsura dönüşerek, daha ağır bir bütçe açığı getirecektir. Bu bütçe açığı, bir taraftan yeni vergiler ve yeni zamlar, diğer taraftan ücretlerin ödenememesi, kamu hizmetlerinin aksaması biçiminde, kitlelerin hayatını doğrudan etkileyecektir.

2016 yılında Türkiye’ye 11.1 milyar dolar “kaynağı belirsiz” para girişi gerçekleşmiş ve böylece Türkiye tarihinin rekoru kırılmış olmasına rağmen; bu durum ekonomik göstergeleri düzeltmeye yetmemiştir. Bundan sonra daha da kötüye gideceği bellidir. (Kaldı ki normal ekonomilerde olmayan veya çok nadir görülen “kaynağı belirsiz” para, Türkiye’de sürekli artmakta, bu da ekonominin nasıl döndüğü konusunda şüpheleri arttırmaktadır.)

Fona devredilen kamu kurumlarında çalışan işçiler, bu durumdan en doğrudan etkilenecek kesimler arasındadır. Onların işgüvencesi, kazanılmış sosyal-ekonomik hakları, sendikaları vb. artık güvence altında değildir. Fon, işçi kıyımından sendikasızlaştırmaya, her tür saldırıyı pervasızca yürütecek bir yetkiye sahiptir. AKP, bugüne kadar işçi sınıfının direnişine çarptığı için hayata geçiremediği tüm saldırıları, burada dizginsizce hayata geçirecek adımlar atmaya çalışacaktır.

Tüm bunlardan dolayı, fonun kurulması, çalışması, faaliyet alanını genişletmesi, işçi ve emekçiler açısından daha büyük bir yoksullaşma ve sefalet anlamına geliyor. Çizilen tablo ne kadar parlak olursa olsun, kitlelerin payına düşen, bu parlaklığın altındaki yoğun sömürüdür.

 

Bu yazılara da bakabilirsiniz

2019 1 Mayısı: Kitlesel, direngen, umutlu…

Her 1 Mayıs bir barometredir aslında. Sınıf mücadelesinin barometresi… Hem siyasal, ekonomik, toplumsal vb. varolan …

Faşizme ve tüm gericiliğe karşı TEK YUMRUK OLALIM!

Geçen sayımızın manşeti “Sefalet eken öfke biçer”di. Sefalet ekenler, öfkenin ilk belirtilerini görmeye başladı, bunun …