Anasayfa / Genel / Siz kimi affediyorsunuz?!..

Siz kimi affediyorsunuz?!..

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile yetkilerini AKP’ye devretmiş olan İBB eski Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, “muhalefet” jargonunu epeyce aşağıya çekmiş durumdalar. Sürekli olarak “affetmek”ten, “kucaklayıcı olmak”tan, “geçmişle hesaplaşmamak”tan, “kavga etmemek”ten, “intikamcı davranmamak”tan sözediyorlar. AKP’lilere ve Erdoğan’a sözler veriyor, onları rahatlatmaya çalışıyor, bugüne kadar bütün yaptıklarının yanlarına kar kalacağını ilan ediyorlar. Ve kitlelere de bunu tavsiye ediyorlar.

Aslında bu propaganda jargonu, CHP için yeni değil. Muharrem İnce’nin aday olduğu Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında da, 31 Mart yerel seçimleri döneminde de, sayısız defa ve farklı biçimlerde benzer sözleri verdiler. Erdoğan’ın “iktidar” hırsını törpülemek, kaybetme korkusunu hafifletmek, kaybettiği koşulda başına bir şey gelmeyeceğine dair güvence vermek için dil döktüler.

Onların bu çabaları hiçbir işe yaramadı: Erdoğan oturduğu koltuğa, sınırsızca harcadığı mali kaynaklara, elde ettiği siyasi güce öylesine yapışmıştı ki, verilen sözler onu ikna etmeye yetmedi.

Ancak asıl önemli soru şu: Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu, neye güvenerek ve kimin adına bu sözleri veriyorlar? Erdoğan’ı ve onun suçlarına ortak olan kişileri “affetme hakkı”nı kimden aldılar?

 

“AKP mağdurları” affetti mi?

17 yıllık AKP hükümetleri dönemi, ekonomik, siyasi ya da sosyal açıdan sayısız mağdur yarattı. Onlara, AKP’nin politikaları nedeniyle mağdur olanlara sormak lazım; “yaşadıklarınızı unuttunuz mu, AKP’yi affettiniz mi?”

Mesela EYT’liler… “Mezarda emeklilik” yasası, DSP-ANAP-MHP hükümeti döneminde kabul edilmişti, uygulaması AKP’ye kaldı. Bugün sayıları 3 milyonu aşan sayıda EYT mağduru var. Patronlar “yaşlısın” diyerek işe almıyor, devlet “gençsin” diyerek emekli maaşı ödemiyor. Çalışmayanlar sağlık hakkından faydalanamıyor, çalışmaya devam edenlerin emekli maaşları düşürülüyor. Kayıtdışı çalışanlar denetimsiz-kontrolsüz aşırı çalışmayla ve iş cinayetleriyle karşı karşıya kalıyorlar. EYT’liler AKP’yi ve Erdoğan’ı affettiler mi?

Mesela FETÖ tarafından üniversite hakkı gaspedilen milyonlarca genç… Üniversite sınav soruları çalınarak tarikat mensupları üniversitelere kolaylıkla girebildi. Gerçekten üniversiteye hazırlanan ama onlar yüzünden geride kalarak üniversiteye ya da üniversitede istediği bölüme giremeyen, geleceği karartılan gençler affediyorlar mı?

Aynı şekilde KPSS soruları çalındığı için sınavda kazanma şansı kalmayan, sınavı tam puanla kazanıp saçma sapan mülakatlarda elenen, böylece kamuda çalışma hakkını kaybeden ve özel sektörün azgın sömürüsüne maruz kalan bütün üniversite mezunları… Atanamayan öğretmenler, atanamayan doktorlar, mühendisler… Tüm hayatlarını yerle bir eden bu uygulamaları affettiler mi?

Kapatılan şeker fabrikalarında çalışanlar… Şeker fabrikaları, bulunduğu ilin bütün ekonomisini sırtlayan işletmelerdi. Çiftçi şeker pancarı yetiştiriyor, küspesi hayvancılık yapan tarafından kullanılıyor, işçi fabrikada çalışıyor, esnaf tüm bu kesimlere satış yapıyordu. Taşra illerinin tümünde, tek bir fabrikanın kapanması bile bütün kenti yıkıma sürükleyebiliyor. Şeker fabrikaları çalışanları (ve yan iş gruplarında istihdam olanlar) bu ani yoksullaşmayı affettiler mi?

Benzer bir durum SEKA’dan EBK’ya, Telekom’dan Tank-palet fabrikasına kadar, kapatılan-özelleştirilen tüm KİT’ler için geçerli…

Ya KHK mağdurları… FETÖ’cüler bahane edilerek KESK üyeleri, muhalifler ve tarikatların hizmetine girmeyi reddeden laik-ilerici isimler kamudan tasfiye edildiler. Erdoğan KHK ihraçları için, “ağaç kabuğu yesinler” demişti. Gerçekten de ağaç kabuğuna muhtaç hale geldiler. İhraç edildikten sonra sigortalı işe girmeleri yasaklandı. Büyük çoğunluğu inşaat gibi kayıtdışı işlerde çalışmak zorunda kaldı. Sağlık haklarını kaybettiler. Sosyal yaşamdan dışlandılar, “sosyal ölüler”e döndüler. Sadece KHK ihraçları değil, ailelerinin de pasaport hakları ellerinden alındı. Çocuğu ya da eşi yurtdışında okuyan-çalışanlar, Türkiye’ye tatile geldiklerinde geri dönemediler, okul-iş haklarını kaybettiler. Aileler yoksullaştı, dağıldı, parçalandı… Affettiler mi Erdoğan’ı?

Ev sahibinin Bank Asya’daki hesabına kira yatıran kiracı, ETS turizm şirketi ile tatile giden kişi KHK ile ihraç edildi, tutuklandı. Onlar affettiler mi?

Sağlık sistemi yerle bir edilirken, doktora, tedaviye, ilaca ulaşması zorlaşan, sağlığını-parasını-hayatını kaybeden milyonlarca insan ve onların aileleri, affettiler mi mesela? Randevu almak bile paralı hale getirildi; Cerrahpaşa gibi en önemli devlet-üniversite hastanelerinin içi boşaltıldı, şehir hastaneleri kurularak yandaş müteahhitlere servet akıtıldı; kanser ilaçları hem fahiş fiyatlarla satıldı, hem de piyasada bulunmaz oldu; film-tahlil gibi hayati önemdeki teşhis unsurları özel sektör dışında erişilmez hale geldi; doktorlar-sağlık çalışanları üzerindeki sömürü had safhaya çıktı, üstüne bir de hasta yakınlarının saldırıları-dayakları eklendi… Yüzbinlerce sağlık çalışanı, sağlık sistemindeki çöküşten etkilenen milyonlarca insan affettiler mi Erdoğan’ı?

İnternet hesapları ateşten gömlek oldu. Twit atan, facebook’ta bir şey paylaşan yüzbinlerce insan hakkında dava açıldı, binlercesi “cumhurbaşkanlığına hakaret” suçundan tutuklandı, aylarca hapis yattı. Affettiler mi Erdoğan’ı?

“Hükümeti devirmeye çalışmak” diye bir suç icat edildi. Oysa hükümetler zaten devrilir; biri gelir, biri gider. Kalıcı olması istenen “devlet”tir, “sistem”dir; hükümetler onun kalıcılığını sağlamakla yükümlüdür. Burjuva hukukunda suç olan “devleti yıkmaya çalışmak”tır, ama “hükümet devirmeye çalışmak” suçundan binlerce insan hapse atıldı. Meşru-muhalif eylemlere katılmak suç haline getirildi. Gezi Ayaklanması, 1 Mayıslar, şehit cenazeleri, 8 Martlar “suç mahali”ne çevrildi, bunlara katılan binlerce insan tutuklandı, hapis yattı, yargılandı, uzun cezalar aldı. Unuttular mı, affettiler mi kendilerine bunları yapanları?

Berkin Elvan’ın annesi, Ali İsmail’in annesi affetti mi mesela? 14 yaşında hayattan koparılan Berkin Elvan’ın, polis saldırısında kolu kırılan, cumhurbaşkanı tarafından kitleye yuhalatılan, üstüne bir de “cumhurbaşkanına hakaret”ten yargılanmakta olan annesi Gülsüm Elvan affetti mi? Peki ya oğlu bir izbe sokakta vahşice dövülerek öldürülen Emel Korkmaz?

Peki “çocuklar ölmesin” dediği için hapse giren Ayşe öğretmen?..

Roboski halkı affetti mi Erdoğan’ı? Çoğu aynı aileden, 34 canı bir günde veren Roboski halkı?..

Cizre halkı affetti mi peki?.. Hani bodrumlarında onlarca insanın diri diri yakıldığı, ölen çocuklarını buzdolabında saklamak zorunda kalan Cizre halkı affetti mi AKP’yi?..

Dövülerek gözaltına alınan, karakollarda işkence gören, cezaevlerinde işkencesi devam eden tutsaklar, hapiste ölen hasta tutsakların yakınları, affettiler mi acaba?

Çırağan Sarayı’nda yandaşların düğünü yapılırken trafiğin kesilmesine tepki gösteren, bu nedenle de öldüresiye dövülen, üstüne bir de hakkında dava açılıp ev hapsi cezası alan avukat mesela; affetti mi bütün bunları?..

Yazdıkları yazılar nedeniyle tutuklanan ya da en hafifinden işten atılan gazeteciler, televizyonlarda yasaklanan, haklarında linç kampanyaları düzenlenen oyuncular affettiler mi Erdoğan’ı?..

Ermenek’teki maden ocağını su bastığı için içerideki 8 madenci hayatını kaybettiğinde, “benim oğlum yüzme bilmezdi” diye ağıt yakan madenci annesi acaba affetmiş midir? Yerin yedi kat altında, “yüzme bilmeyen” oğlunun ahı unutulmuş mudur mesela? Devlet-sendika-patron işbirliği ile Soma’da ya da Zonguldak’ta ya da Şırnak’ta ölen madencilerin aileleri peki?..

Tren hatları özelleştirilirken yandaşlara pervasızca para akıtan ama güvenlik denetimi yapmayan AKP’nin, Çorlu’da, Ankara’da tren “kazaları”nda katlettiği insanların acısı unutulmuş mudur peki?

AKP döneminde dinci yaşam tarzı-dinci kültür hakim kılındığı için artan ve dehşet verici rakamlara ulaşan kadın cinayetleri ve çocuk tecavüzlerinin mağdurları ne düşünürler peki AKP’nin affedilmesi konusunda?..

Kızı Rabia Naz, AKP’li belediye başkanının zengin-züppe yeğeni tarafından öldürülen ve olayın üstü örtbas edilen baba Şaban Vatan affetmiş midir yapılanları?

Sarayda lüks içinde zevk-ü sefa sürülürken tanzim satışlardan 2 liraya çürük patates alarak karnını doyurmaya çalışan; şehir hastanelerinin müteahhitlerine milyarlar akıtılırken parası yetmediği için ilaç alamayan; yandaşlara köprülerden milyarlarca dolar akıtılırken çocuğuna pantolon alamadığı için intihar eden; devlet bütçesiyle lüks iftar sofraları kurulurken işçi alım sınavında “açım, aç, ekmek istiyorum” diye bağıran; İBB’de 1 yöneticiye 9 makam aracı düşerken traktör kasasında tarlaya götürülen; AKP’li belediye başkanları kendilerine “altın varaklı banyo” yaptırırken, faturayı ödeyemediği için elektriği-suyu kesilen; tarım yıkıma uğratıldığı için geçim olanaklarını kaybeden, fabrikada asgari ücretle çalışmak zorunda kalan milyonlarca insan…

Kimse onlara sordu mu acaba, tüm bu yaşamak zorunda kaldıkları nedeniyle affettiler mi Erdoğan’ı?..

Ve kimse İmamoğlu’na ya da Kılıçdaroğlu’na sordu mu bir kere, “sen kimin adına affediyorsun, kime yapılanları bağışlıyorsun” diye?

 

Devletin ve hukukun görevi nedir?

“Affetmek”, suçu işleyen ile mağdur olan arasında gerçekleşebilecek olan bir eylemdir. Kişiler ya da kurumlar, kendilerine karşı işlenen suçları affedebilir, kendilerinin yaşadığı mağduriyetleri affedebilirler ya da affetmezler. İsterlerse hesap sorarlar, isterlerse yok sayarlar.

Bu, mağdurların özgürlük alanıdır, mağdurların tercihidir, kararıdır. Mağdur olanın yerine bir başkası bu kararı alamaz.

Ancak bunun bile bir sınırı vardır. İşlenen suçun, yaşanılan mağduriyetin boyutu-düzeyi önemlidir. Suç işleyen ile mağdur olan arasındaki güç dengesi-eşitlik ilkesi önemlidir. Çünkü genel olarak güçlü olanlar zayıf olanlara karşı suç işlerler; genel olarak zayıf olanlar mağdur olurlar. Suçludan gerçekten “hesap sormak” için de, onu “affetmek” için de, mağdurun suçlu kadar güçlü olması gerekir.

Bu aslında kendi içinde handikapı olan bir konudur. Çünkü mağdur eğer suçlu kadar güçlü değilse, hesap sorma hakkını kullanamaz; bu koşullarda affetmesi de aslında mağduriyetin devam ettiğinin, affetmek zorunda kaldığının göstergesi olur. Tersten eğer mağdur suçlu kadar güçlüyse, zaten baştan mağdur olmaz, kendisine haksızlık yapılmasını ya da kendisine karşı suç işlenmesini engeller; ya da kendisine yapılandan çok daha büyük bir saldırı ile karşılık vererek hesap sorar.

Burada hukuk sistemi ve devlet devreye girer. En azından kağıt üzerinde hukukun görevi “suç”u tanımlamak ve “hesap sorma”nın kriterlerini belirlemek; güçlü-suçlunun karşısında mağdurun haklarını korumaktır. Hesap sorma-suçu cezalandırma işini hukuk üstlendiğinde, suçlunun ya da mağdurun keyfiyeti de ortadan kalkar.

Mesela bir insan bir başkasını öldürdüğünde, öldürülen kişinin ailesi eğer güçsüzse bu ölüm karşısında çaresiz kalır; eğer güçlüyse katilin kendisini ve hatta katilin ailesini toptan öldürebilir. İkisi de yanlıştır, hukuk sistemi “öldürme” suçunu tanımlamıştır, cezasını da belirlemiştir. Mağdur aile ne daha fazla bir cezalandırma talep edebilir, ne de katili affetmek zorunda kalabilir.

Elbette bu çizilen çerçeve, hukuk kitaplarında yazılandır. Bir başka ifadeyle kitlelere sunulan, göstermek istenilendir. Gerçekte ise, sömürücü toplumlarda işler böyle yürümez. Devlet de, hukuk sistemi de güçlü olanı korur. Hükümetler ve devlet yöneticileri, egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda halkın üzerinde terör estirir, baskı uygular, devletin kaynaklarını bir avuç sömürücüye peşkeş çekerler.

Bugüne kadar genel olarak hükümetler buna uygun davranmıştır. Ve böyle davrandığı için cezalandırılan herhangi bir yönetici olmamıştır. Bütün devlet adamlarının ismi yolsuzluklara, usulsüzlüklere karışmış, işçi ve emekçilerin üzerinde ekonomik ve siyasi baskı uygulamış, burjuvazinin çıkarlarını korumuştur. Ve eğer çok büyük bir toplumsal muhalefet yoksa, bu suçları nedeniyle yargılanmamıştır.

Sistem böyle işlemekte, devletler böyle çalışmaktadır. Bu durum ülkemizde çok daha bariz şekillerde yaşanmıştır.

Bugünü farklı kılan iki unsur vardır: Birincisi, AKP hükümetleri dönemi, önceki hükümetlerden daha uzun, daha yıkıcı, daha saldırgan, daha pervasız, daha soyguncu bir dönem olmuştur.

İkincisi, genel olarak seçim kazanmak isteyen partiler, güncel hükümeti yargılamayı ve suçlarından dolayı hesap sormayı seçim vaadi olarak öne sürerler, ama seçim bittikten sonra unuttururlar. Eski hükümetler, suçlarından dolayı ya hiç yargılanmaz, ya da Kenan Evren, Mesut Yılmaz gibi örneklerde gördüğümüz gibi, göstermelik yargılamaların ardından aklanırlar. Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu ise, daha seçimlerden önce yargılama yapmayacaklarını, Erdoğan’ın suçlarını örtbas edeceklerini ilan ediyor, “kucaklaşmak”tan sözediyor, seçim mitinglerinde AKP’yi yuhalamak isteyenleri susturuyorlar. Durumu daha vahim hale getiren budur.

 

“İnsanlık suçları” affedilmez!

Aslında sınıflı toplumlarda egemenlerin hizmetinde olan bütün devletler, kurumları aracılığıyla insanlığa karşı suç işlerler. Hükümetler patronların çıkarları doğrultusunda sömürüyü artırabilmek için yasalar çıkartırlar. “Mezarda emeklilik”ten özelleştirmelere kadar her tür yasa ile işçi ve emekçilerin üzerindeki cendereyi ağırlaştırırlar. Kolluk güçleri bu yasa ve uygulamalara karşı direnişe geçenleri yıldırma, sindirme görevini üstlenir, kitleler üzerinde devlet terörü estirir. Hukuk sistemi ise, en ağır mahkeme kararlarını alarak bu yasaların uygulanmasının, kolluk güçlerinin aklanmasının, hükümetin icraatlarının güvencesi olur.

Bu döngüyü kıracak olan tek şey, sınıf mücadelesinin düzeyidir. İşçilerin üretimden gelen gücünü kullandığı, kitlelerin sokaklara döküldüğü, egemenlerden hesap sorduğu dönemlerde, yöneticilerin yargılanması, ceza alması mümkün olmuştur. Sınıf mücadelesinin düzeyi ne kadar yüksek, kitlelerin eylem gücü ne kadar büyükse, yöneticilerin yargılanması da o kadar gerçekleşebilir.

Yapılanlar açıkça “insanlık suçu”dur. Erdoğan, AKP hükümetleri ve yandaşları, 17 yıl boyunca ekonomik-siyasi-sosyal her alanda saldırıya geçmiş, işçi ve emekçiler çok ağır bir yıkım yaşamıştır. Onların elinde işçi ve emekçilerin, kadınların, çocuk gelinlerin, Kürt halkının kanı vardır. Onların elinde aç yatan çocukların, intihar eden babaların, şiddete uğrayan kadınların, yoksul sofraların, yerle bir edilen kentlerin, yokedilen doğanın “günahı-vebali” vardır. 

Kim ne derse desin, bunun bedelini elbette ödeyeceklerdir. Bütün çekilen acıların hesabı elbette sorulacak, yaptıklarının bir karşılığı elbette olacaktır.

Bunca acıyı, zorbalığı ve ölümü yaşayanlar, asla unutmayacak, asla bağışlamayacaktır!

Bu yazılara da bakabilirsiniz

YSK darbesiyle BİR SEÇİM TEKRARI DAHA…

İstanbul’da YSK aracılığıyla yapılan bir seçim darbesi ile karşı karşıyayız. Bu durum yeni de değil! …

Gezi umuttur yargılanamaz! Karanlıklar gider Gezi kalır!

Mayıs’ın son günlerinde başlayıp Haziran ayının ortalarına dek süren Haziran Ayaklanması’nın 6. yılındayız. Taksim’deki Gezi …