Anasayfa / Genel / Arkayazı / Dava hukuken bitti ama… ERGENEKON’DAN GERİYE KALANLAR

Dava hukuken bitti ama… ERGENEKON’DAN GERİYE KALANLAR

Büyük tantanalarla başlatılan Ergenekon davası, 1 Temmuz 2019’da mahkemenin verdiği kararla sona erdi. Ergenekon’a üye olmakla suçlanan 235 sanığın tamamı beraat etti. Daha önemli olanı ise, mahkemenin “böyle bir terör örgütünün bulunmadığı”na hükmetmesiydi. Bu karara göre, 12 yıl boyunca “olmayan bir örgüt”le uğraşılmış, kitleler “olmayan bir örgüt”ün darbe yapacağı masalıyla uyutulmuştu!

Ama bu karar kimseyi şaşırtmadı. Adeta malumun ilanıydı. Zaten öncesinde Yargıtay’dan bu yönde bir görüş bildirilmiş, mahkeme de gereğini yapmıştı! Dava, hukuki süreçten çok önce asıl olarak siyaseten çökmüştü. Onun da miladı 17-25 Aralık 2013 tarihiydi. 15 Temmuz 2016 tarihi ise son noktayı koydu. Davanın başından itibaren burjuva klik çatışmalarının bir ürünü olarak, yani ekonomik-siyasi nedenlerle ortaya çıktığı için, sonucunu da siyasi gelişmelerin belirlemesi doğaldı.

Esasında kimse davanın ne durumda olduğuyla artık ilgilenmiyordu. Onun için verilen karar şaşırtmadığı gibi, Ergenekon davasından yatanlar dışında doğru-düzgün yorum yapan, gündemlerine alan bile olmadı. Asıl olarak bu davada yargılandığı sırada ölen 18 kişinin yakınları seslerini yükselttiler. Ölenlerin hatta hapis yatanların arasında bu klik kavgasının doğrudan muhatabı olmayan kişiler de vardı tabii… Ama daha yargılama sürerken “kurunun yanında yaş da yanacak” diyen AKP, bunu göze aldıklarını belirtmişti. Ayrıca “fillerin tepişmesinde ezilen otlar” misali, sıradan insanlar her zaman daha büyük zararı görüyordu.

Fakat klik kavgasını cansiperane yürüten, onun için pek çok suç işleyen kişiler de bu davalarda yargılandı. Onlar, yargılandıkları süre boyunca “nöbetteyiz” dediler ve başta aileleri olmak üzere etkileyebildikleri kesimleri, kendi amaçları doğrultusunda seferber ettiler. Savunmalarında devlete ve orduya sahip çıktılar, “ne yaptıysak devlet-millet için” dediler. Bu ülke için kurşun atan “şerefliler” olarak, gerekirse hapis de yatacak, öleceklerdi! Devlet onların devletiydi, dönem değişir yine onlara görev düşerdi! Sonuçta ne devrim olmuştu, ne de onlar “devrim mahkemesi”nde yargılanıyorlardı! Hatta kitlelerin yükselen tepkisiyle de yakalanıp yargılanıyor değillerdi. O halde bu kavga bir biçimde sonlanacak ve yine onlar göreve çağrılacaktı. Kendilerini yargılayan hakimlere “yakında siz yargılanacaksınız” deme cüretini de buradan alıyorlardı. Şimdi beraat kararıyla birlikte ortalığa yayılan “suçsuz yere yattılar” veya “boş yere öldüler” gibi onları “masum” gösteren yaygaralara asla kanmamak lazım.

Ergenekon davası, Türkiye’nin son 10 yıllık siyasi hayatına yön verdi; her aşaması dönemine damga vurdu, kimin elinin güçlendiğini kimin zayıfladığını gösteren bir barometre oldu. Onun için bu davaya herhangi bir dava gibi bakılamaz. Dünü ve bugünü kavramak açısından olduğu kadar, yarını öngörebilmek açısından da Ergenekon davasının seyri önemlidir. Çünkü emperyalist savaşın bölgemizdeki planlarından, emperyalist güçlerin nereden nereye geldiğine, her emperyalistin işbirlikçilerinin yönetimde ne kadar etkin olduğundan, bundan sonrasının nasıl şekilleneceğine kadar çok önemli ipuçlarını sunan bir özelliğe sahipti.

İlkin şu soruları sormak lazım: Bu dava hangi ihtiyacın ürünü olarak açıldı? Dava ile ne amaçlandı ve bu amaca ulaşıldı mı? Davanın beraatla sonuçlanması, klik kavgasının bittiği anlamına mı geliyor? Eğer bir uzlaşma olduysa, bu neyin üzerinde, nasıl sağlandı ve halen sürüyor mu?

Ardından şunları sıralamak gerek: Davanın başladığı andan itibaren kim nasıl bir pozisyon aldı ve neden? Şimdi ne durumdalar? Sadece burjuva klikler değil, reformist partilerden devrimci yapılara kadar her siyasi hareketin süreç boyunca tutumu ne oldu? Şimdi bunlar neden konuşulmuyor? Neden sanki hiçbir şey söylenmemiş gibi davranılıyor?

Kısacası cevaplanması gereken pek çok soru var. Fakat ilginçtir; yargılayanlar da yargılananlar da, suçlayanlar da suçlananlar da bu soruları yanıtlamama konusunda anlaşmış gibiler. Ne yargılananlar saldırıya geçip kendilerini “olmayan” bir suçla itham edenleri topa tutuyor; ne de başından itibaren bunları “darbeci” ve “suçlu” ilan edenler, mahkemenin kararına karşı çıkıyor! Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararları bile “tanımıyoruz” diyerek imza toplayanlar, Ergenekon davasının bu şekilde kapanmasına karşısında tek kelime etmiyorlar! Bazı Ergenekon sanıkları hesap sormaktan bahsetse de, en fazla yargılananlara “iade-i itibar” ve bu davada ölenlerin “şehit” sayılması gibi maddi-manevi destek istemekten öteye gitmiyor.

İki tarafın da bu örtük uzlaşması, varolan durumu kabullenme hali, ne kadar sürecek bilinmez. Ama son dönemdeki gelişmeler, bu durumun geçici olduğunu, iki klik arasındaki çelişkilerinin yeniden şiddetleneceğini gösteriyor.

 

Beklentiler ve gerçekler…

Ergenekon davasının bitişi, gazete ve televizyon kanalları tarafından “Ergenekon kumpası çöktü” diye verildi. Zaten bu davanın adı uzun bir süredir “kumpas” olmuştu. 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarının ardından Gülen Cemaati ile köprüleri atan AKP ve Erdoğan, askerlerle yapılan bir toplantıda bu davalar için “kumpas” deyince, yandaş medyanın dilinde de “kumpas” oluverdi!

Herşey “FETÖ’nün kumpası”ydı! Ne AKP’ye bir darbe hazırlığı sözkonusuydu, ne Bülent Arınç başta olmak üzere AKP’nin yöneticilerine suikast girişimi… Deliller FETÖ’cü polisler ve savcılar tarafından uydurulmuş, FETÖ’cü mahkemeler de cezaları basmıştı…

Oysa bu davaların başladığı sıralarda nasıl bir fırtına koparıldığı, ne büyük beklentilerle, alay-ı-vala’yla açıldığı hatırlardadır. Şunun şurasında 12 yıl öncesinden sözediyoruz. Her şeyin dijital hale geldiği bir ortamda bunlara ulaşmak hiç zor değil.

“Türkiye bağırsaklarını temizliyor” deniyordu mesela. “Kontrgerilla’dan hesap soruluyor”du! “Faili meçhul cinayetler aydınlanacak, çeteler yargılanacak”tı! “Askeri vesayet dönemine son veriliyor”du vb…

AKP ve o dönemki yandaşları, rakiplerine öldürücü darbeler indirmek için, bu tür demagojilerle kitle desteğini arttırmaya çalıştılar. Zaten başından beri kendilerini “darbe karşıtı”, “demokrasi yanlısı” gösterip “mazlum” ve “mağdur” pozisyona sokarak oy potansiyellerini arttırmışlardı. Darbelerden ve ordunun baskısından bıkmış kitleler için “askeri vesayetin kaldırılması”, “ülkenin ‘seçilmiş’ler tarafından yönetilmesi” gibi sözler, doğal olarak rağbet görüyor, demokrasinin gelişmesi olarak algılanıyordu. AKP, Ergenekon davasını bu desteği arkasına alarak başlatabildi. Elbette sadece yalan ve demagojiyle yetinmediler, siyasi cinayetler dahil her yolu devreye soktular.

Fakat davanın iddianamesi ortaya çıkınca, sanıklardan hiçbirinin  kontr-gerilladan, faili meçhullerden yargılanmadığı görüldü. Varsa yoksa “hükümeti devirmek” gibi, AKP açısından çok daha büyük bir “suç”la itham ediliyorlardı. Dolayısıyla yükseltilen beklentiye kapılanlar ilk şoku orada yaşadılar. Ama umutlar bitmedi, uzunca süre Ergenekon davasıyla darbecilerin ve kontrgerillanın yargılanacağı sanısı devam etti.

Bu algıyı güçlü tutmak için medya çok iyi kullanıldı. Özellikle Taraf Gazetesi kilit rol oynadı. Ahmet Altan, Murat Belge gibi “sol” görünen ünlü yazarlarıyla devrimci-demokrat kesimleri de etkileyen geniş bir kesimi arkalarına alabildiler. “Taraf”ta çıkan yazılarda, o güne kadar dokunulamayan generallere dokunuluyor, her dönem “en güvenilir kurum” seçilen ordu hallaç pamuğu gibi attırılıyordu! Neredeyse her gün bir “gizli belge” açıklayarak, savcıları harekete geçmeye çağırıyorlar, kimlerin tutuklanacağını önceden bildiriyorlardı. Mehmet Baransu gibi “acar muhabir”ler, valizlerle belge taşıyordu. Bu belgelerin devletin kurumlarından sızdırıldığı aşikardı.

Ama “Taraf” bütün bunları “demokrasi aşkı”ndan yapıyormuş gibi gösterdi. Yazarları da çok ulvi bir görevi üstlenmiş ve çok büyük riskleri göze almış kahramanlar gibiydi. Yaşanan klik çekişmesinde kliklerden birinin en etkili “yayın organı” oldukları; emperyalist kamplaşmada ABD-AB tarafında yer aldıkları, bunlar tarafından finanse edildiği ve tüm gücünü, cesaretini buralardan aldıkları gizlendi. Bu yönde uyaranlara da “darbe yanlısı” yaftası takılarak saldırıya geçtiler.

Sonuçta 2007’den 2013 yılına kadar “dalgalar” halinde bitmek bilmeyen tutuklamalar yıllarca sürdü. Ama operasyonlar, Türkan Saylan gibi isimlere gelip dayandığında, geri tepmeye başladı. Davanın sulandırıldığı, inandırıcılığını yitirdiği sıkça söylenir oldu. Dolayısıyla yaratılan beklenti, yıllar içinde çökmeye başladı. Ne var ki, bu beklentiyi yaratanlar, sanki hiç bir şey söylememiş, halkı yanlış yönlendirmemiş gibi, ne o zaman ne şimdi tek bir laf etmedi!

Bugün her kesimin saldırdığı savcı Zekeriya Öz, o günlerde “temiz eller operasyonu”nu yürüten cesur, yürekli savcı olarak yere-göğe sığdırılmıyordu. Erdoğan, zırhlı arabasını ona tahsis etmişti; dahası, “davanın savcısı benim” diyerek, Zekeriya Öz’e kendini siper etmiş, davanın siyasi sorumluluğunu üstlenmişti.

Ergenekon davası bittiğinde Erdoğan’ın bu sözü yeniden hatırlandı, fakat Ergenekoncular dahil kimse Erdoğan’dan hesap sorulmasını istemedi. Ne de olsa Erdoğan artık FETÖ’cülere karşı savaş açmıştı! Bu davaya “kumpas” demiş ve 2014 yılından itibaren hepsinin tahliye edilmesini sağlamıştı! O halde yapılanların üzerine sünger çekilmeliydi! Davada yargılanan tek siyasi parti İP (şimdiki Vatan Partisi) ve lideri Doğu Perinçek, o günden sonra Erdoğan’ı desteklemeye başladı. Sözümona onlar Erdoğan’a değil, Erdoğan onlara yaklaşmıştı!

Esasında Erdoğan’ın ABD ile arasının açılmasını fırsat bilerek, Rusya-Çin bloğu ile ilişkiye geçmesini istiyorlar, bu yönde zorluyorlardı. Görünürde başarılı da olmuşlardı. Fakat kuruluşundan itibaren bir ABD projesi olan AKP’nin ABD ile bağlarını tümden koparıp karşı kampa geçmesi hiç kolay değildi. Erdoğan, Rusya kartını ABD ile ilişkileri geliştirmek için bir blöf olarak kullanıyordu. Savaş ortamı ve ABD’nin gerilemesi gibi konjonktürel durum da Erdoğan’a bu cambazlığı yapma olanağı sağlıyordu. Fakat bunun da bir sınırı vardı ve o sınıra gelip dayandığında, işin gerçek rengi ortaya çıkacaktı.

Ama 2013’ten sonra eski dostlar düşman, düşmanlar da dost oldu! Zaten sorun, gösterilmek istendiği gibi AKP-ordu ya da dinci-laik çelişkisi değildi. Bir taraf dini ve demokrasiyi, diğeri milliyetçiliği ve laikliği, kitleleri arkalarına almak için ideolojik bir kılıf olarak kullandılar. Gerçekte, emperyalist savaşın yoğunlaştığı Ortadoğu’da, her emperyalist gücün Türkiye’yi kendi safına çekme kavgasıydı yaşanan. ABD ve AB emperyalistleri AKP’yi desteklerken, Rusya-Çin bloğu “ulusalcı-laik” denilen Avrasyacıların arkasındaydı. Bu gerçek, davanın her aşamasında biraz daha netleşecekti. Ama ne yazık ki bunu hala göremeyenler vardı. Hele ki davanın başladığı günlerde yaratılan toz-duman arasında sadece liberaller, reformistler değil, kimi devrimci yapılar da bu klik çekişmesine alet olabildiler.

 

Davanın başlama tarihi ve nedenleri

Davanın başlangıç tarihi 2007’dir. Neden 2007? Bu yılın farkı ve önemi nedir?

2007 yılı, cumhurbaşkanı ve genel seçimlerin arka arkaya yapılacağı bir yıldı. Onun için aylar öncesinden “en kritik yıl”, “kader yılı”, “gelecek on yılları belirleyecek yıl” gibi saptamalar yapılıyordu; her klik kendini ona göre hazırlıyor, kılıçlarını çekiyordu.

Gerçekten de söylendiği gibi 2007 bir dönemeç oldu. Karşılıklı hamlelerle tarafların üstünlüğü ele geçirmeye çalıştığı, birbiri ardına olayların patlak verdiği, her şey bitti derken, denklemlerin yeniden kurulduğu çok hareketli bir yıl yaşandı.

AKP 2002 yılında hükümet olmuştu, fakat cumhurbaşkanı Necdet Sezer’di. Hükümetin aldığı pek çok karar cumhurbaşkanından geri dönüyordu. Tabi ki, başta Erdoğan olmak üzere AKP kurmayları bu duruma çok kızıyor, sürekli şikayet ediyorlardı. Onların deyimiyle “AKP hükümet olmuş, ama muktedir olamamıştı”! AKP’yi işbaşına getiren ABD’nin isteklerini tam olarak karşılayamıyorlardı örneğin. Hele Irak işgali öncesinde 1 Mart tezkeresini meclisten geçirememiş olmak, -sonrasında telafi etmeye çalışsalar da- ABD’nin asla affetmediği ve ordudaki Avrasyacı subayları hedefe çaktığı tarih oldu. (Öyle ki, Süleymaniye’de Türk subaylarının başına çuval geçirip gözaltına aldılar ve günlerce sorguladılar.) Yıl o zaman 2003’tü. ABD, işbirlikçileri AKP ve Cemaat eliyle adım adım Avrasyacıları, yani Rus-Çin yanlısı kesimi devletin tüm kademelerinden tasfiye etmeye girişti.

Çünkü Avrasyacılar sadece ordu içinde değil, başta yargı olmak üzere birçok kurumda güçlüydüler. Fakat giderek altlarındaki toprak kayıyordu. 2007’de  “son kale” dedikleri cumhurbaşkanlığı da AKP’nin eline geçtiğinde, dengeler AKP lehine değiştirecekti. Buna izin vermemek için atağa geçtiler.

CHP, “sine-i millete dönmek” gibi radikal söylemlerle cumhurbaşkanı seçimi öncesinde erken seçimi dayatarak, AKP’nin meclisteki üstünlüğüne son vermeyi amaçlıyordu. Sonra hukukçular devreye girdi ve 367’yi ileri sürdüler. Cumhurbaşkanı seçmek için meclisin üçte iki çoğunluğu olan 367 vekilin oyunu almak gerektiği savını ortaya attılar! AKP’nin o dönemki sayısı 354’tü!

AKP’nin 3 Kasım 2002’de yüzde 25 oy ile meclisin üçte iki çoğunluğunu elde etmiş olmasına veryansın ediyorlar ve bu oranla cumhurbaşkanı seçemeyeceğini iddia ediyorlardı; ama bu duruma yol açan seçim ve siyasal partiler yasalarını değiştirmeye yanaşmadılar. AKP’sinden CHP’sine, dincisinden sözde laikine, hepsi faşist cuntanın 12 Eylül anayasası ve onun seçim kanununa sığınmaya devam etti. Aradan yıllar geçmesine, hatta bir referandumla 12 Eylül Anayasası büyük oranda değiştirilmesine rağmen halen her iki yasanın korunuyor olması, bu çatışmada demokrasi adına en küçük bir kırıntının dahi sözkonusu olmadığını gösteren çarpıcı bir durumdur.

Yeniden o döneme dönersek; AKP’nin işbaşına gelmesinde önemli bir rolü olan Gülen Cemaati’nin ilk yıllardan itibaren el attığı ve güçlendiği kurum, polis teşkilatıydı. Öyle ki, “düzenin bekçisi ordu” söylemlerine Erdoğan, “düzenin bekçisi emniyettir” karşılığını veriyordu. Orduya karşı polisi öne çıkararak gerçekte bu kavganın “demokrasi” ile hiç ilgisi olmadığını ortaya sermiş oluyordu. O yıllarda ordu içinde Avrasyacılar hakimken, polis teşkilatında “takunyacılar” olarak adlandırılan Fettullah Gülen’ciler baskındı. Ama bu, her iki kurumda da diğer kesimin hiç olmadığı anlamına gelmiyordu. Bu devletin tüm kurumları için de geçerliydi.

AKP ve Cemaat, başta polis teşkilatı olmak üzere ellerinde bulunan kurumlar üzerinden saldırıya geçtiler. Önce Danıştay baskını, ardından Hrant Dink cinayeti, Malatya’da Zirve Yayınevi’nde çalışanların katledilmesi gibi saldırılarla, kitlelerin artan öfkesini ordu içindeki “ulusalcı” çetelere yönlendirdiler. Böylece kendilerine geniş bir kitle desteği sağladılar.

“Ulusalcılar” da buna “Cumhuriyet mitingleri” ile karşılık verdi. Ankara’da başlayıp Samsun’da biten mitinglere yüzbinler katılınca, “ulusalcılar”ın eli güçlendi. Erdoğan’ı cumhurbaşkanı seçtirmek isteyen AKP, tepkiler üzerine Abdullah Gül’de karar kılmıştı. Fakat bu manevra da “ulusalcıları” tatmin etmedi. Cumhuriyet mitinglerinin ardından Genelkurmay’ın “e-muhtırası” geldi, ardından Anayasa Mahkemesi ‘367 şartı’nı kabul etti. AKP için “erken seçim”den başka çare kalmamıştı. Ve 22 Temmuz 2007’de seçimlere gidildi. Burjuva klikler arası çelişkinin en şiddetli şekilde yaşandığı dönemde gerçekleşen 2007 seçimi için, Süleyman Demirel bile, “bugüne dek hayatımda gördüğüm en kritik seçim” demişti.

AKP bir kez daha “mağdur” rolünü oynadı. O demokrasiyi geliştirmek istiyor, fakat ordu başında sürekli sopa sallıyordu! Üstelik aynı ordu “sınırötesi operasyon”la Irak’a giriyor, ülkeyi savaşa sokmak istiyordu. İçerde Kürt düşmanlığını körüklüyor, halkı kışkırtıyordu.

AKP, ilk 5 yıllık döneminde işçi ve emekçilerin çok tepkisini aldığı halde, bu argümanlarla yeniden kitle desteğini arttırdı. Yüzde 47 gibi çok yüksek bir oy oranıyla seçimleri kazandı. Ardından Gül’ü cumhurbaşkanı seçtiler. Böylece kıran kırana süren bu kavganın galibi AKP oldu. Ve 2007 yılı, AKP’nin çok zor bir dönemi aşarak önünü biraz daha düzlediği bir yıl oldu.

Zaten Ergenekon davasını da bu zafer üzerinden açabildi. Bu davanın “Ümraniye’de bir ev baskınında bulunan silahlarla” başlatıldığı söylenir. Oysa 1 Mart tezkeresine kadar uzanan geçmişi vardır. Ayrıca somut olarak Ergenekon davasının başlama vuruşu, 20 Mart 2007 tarihli Nokta Dergisi’nin eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerini yayınlamasıyla yapılmıştır. Bu günlüklerde kuvvet komutanlarının AKP’ye bir darbe hazırlığı içinde oldukları yeralmaktadır. Ve Ergenekon davası bu iddia üzerine oturtulmuştur.

Ancak gerek bu günlükler, gerekse de Ümraniye’deki ev baskını, hazırlanan senaryonun başlangıcıdır. Çünkü Özden Örnek’in ifadesi bile yıllar sonra, o da sanıkların sıkıştırması sonucu alınmıştır. Diğer kuvvet komutanlarının da öyle… AKP’nin işbaşına geldiği yıllarda Genelkurmay Başkanı olan Hilmi Özkök ifadesinde, darbe girişiminden bilgisi olduğunu, fakat elinde yeterince delil olmadığından bir şey yapamadığını söylüyor mesela. “Bu bilgileri doğrudan kamuoyu ile paylaşmak yerine bizzat Başbakan’a ilettim” diyor.

Hemen belirtelim; Avrasyacıların AKP’yi devirmek için darbe dahil her şeyi yapma ihtimali o gün de, sonrasında da vardı. Gerçekten bir darbe hazırlığı içinde olabilirler. En azından 28 Şubat benzeri, kitle destekli ordu müdahalesi sözkonusu olabilir.

Özkök’ün sözleri baz alındığında, ordu içinde 2003 yılından itibaren darbe hazırlığı yapıldığı ve Erdoğan’ın bundan haberdar olduğu anlaşılıyor. Fakat o dönem, “darbeyi bastırmak” adına  herhangi bir girişimleri olmadı, kendileri için en uygun zamanı beklediler. Bu fırsat ellerine geçince de her tür provokasyon ve mizanseni devreye sokarak “Avrasyacılar”ı adım adım gerilettiler.

 

Ergenekon, emperyalist kapışmanın odağıydı

Ergenekon davasıyla birlikte klikler arası kavga iyice su yüzüne çıkmıştı. O dönem ortalığı kaplayan demagojilere kanıp taraflardan birine yedeklenenler çok oldu. Daha o yıllarda bunun yanlışlığını belirttik ve yaşananların emperyalist paylaşım savaşından bağımsız ele alınamayacağını, sadece içe dönük bir iktidar kavgası olarak görülmemesi gerektiğini söyledik. (Bunları o tarihlerde çıkan dergimizin sayılarında okumak mümkün. İnternet sitemizden kolayca erişilebilir.)

Sonrası her gelişme, bu tespitlerimizi doğruladı. Örneğin davanın ilk duruşmasının yapıldığı gün, (20 Ekim 2008) “Avrasyacılık” teorisiyle ün kazanan Aleksandr Dugin (Putin’in danışmanlarından), “bu dava, CIA-MOSSAD işbirliği ile hazırlandı, şimdi hamle bizde” şeklinde bir açıklama yaptı. Ergenekon kapsamında aranan bir emekli subayın Rusya’ya kaçtığı iddiasının sorulması üzerine de, Rusya’da böyle bir kişinin bulunmadığını, fakat bulunmuş olsaydı bile teslim edilmeyeceğini söyledi. Aynı Dugin, 15 Temmuz darbesinin arifesinde Türkiye’deydi ve o günlerde AKP’lilerle de görüşmüştü. Darbeyi Erdoğan’a öncesinden haber veren; dolayısıyla bastırılmasında büyük bir rol oynayan Rusya ve Avrasyacılar olmuştu.

Keza 2012 yılında yayınlanan Wikileaks Belgeleri’nde ABD’nin Ergenekon davasıyla ne kadar yakından ilgilendiği ortaya çıktı. Türk polisinin Amerikalılara Ergenekon davasıyla ilgili brifing verdikleri, şifreli bir yazışmada yer alıyordu. Belgede, “Ergenekon’un Batı ve ABD karşıtı propagandayla üye toplayan bir şebeke olduğunun altı çizilerek bir değerlendirme sunuldu” deniyor. ABD’li diplomat, “yorum” bölümünde şöyle bir ek de yapıyor: “Bu brifing, Ergenekon sanıklarına karşı toplanan kanıtların dökümünden ziyade bilgilendirici bir genel değerlendirme olarak geçti… Ek olarak Ergenekon savcısının Başbakan Erdoğan’la haftalık toplantılar yapması, soruşturmanın arkasında siyasi niyetler olduğu iddialarına inandırıcılık kazandırdı.” Yani ABD, Ergenekon davasıyla ilgili düzenli bilgi alıyor, savcıların Erdoğan’la haftalık toplantılar yaptığını da biliyorlar.

Buradan çok net anlaşılıyor ki, polis ve yargı, sadece AKP hükümetinden değil, ABD’den de “bağımsız” çalışmıyor. Gelişmeler an an bildiriliyor. Ve atılacak adımlar birlikte saptanıyor. Türkiye hakkında daha pek çok bilgi Wikileaks Belgeleri’nde yer aldı. ABD yetkilileri bunları yalanlamadı, sadece “üzüntülerini” bildirmekle yetindiler.

Zaten AKP’nin bu operasyonları başlatması ve giderek güçlenmesinde, Erdoğan’ın 5 Kasım 2007’deki ABD ziyareti, belirleyici bir rol oynamıştır. Bu ziyaret sonrasında orduya “sınırötesi operasyon” olanağı tanıyıp ardından geri çıkmasını isteyerek kitleler nezdindeki itibarını sarstılar. Sonrasında Avrasyacıların başta ordu olmak üzere devletin birçok kurumundan büyük oranda tasfiye edilmesini sağladılar.

Türkiye’de yayın yapan gazetelerde de Ergenekon davasının arkasında ABD’nin olduğu açık açık yazıldı. Hem de yandaş kalemler tarafından… Örneğin o dönem Star Gazetesi’nin başyazarlığını yapan Mehmet Altan, 2009’da Türkan Saylan’ın da içine katıldığı “12. Dalga”nın ardından şunları söylüyor: “Bence AKP’ye kalsa Ergenekon kapanır bile. AKP’yi aşan bir irade Ergenekon’un peşinde… Dünya sistemi Ergenekon’u tasfiye ederek Türkiye’yi tedavi ediyor… Burası NATO ülkesi. Burada NATO’nun ve ABD’nin istemediği darbe olmaz. Bu sefer darbeyi yapamadılar, çünkü ABD istemedi.”

Bu sözlerinden 7 yıl sonra, 2016’da gerçekleşen ve bir ABD darbesi olan 15 Temmuz’un ardından Mehmet Altan, (kardeşi Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’la birlikte) darbeye destek olmaktan tutuklanıp yargılandı. Bu da tarihin bir ironisi olsa gerek. “ABD’nin istemediği darbe gerçekleşmez” klişesi, -ya da “ABD ne isterse Türkiye’de o olur” yaygın kanısı- 15 Temmuz’la birlikte yerle bir oldu, fakat Ergenekon adı altında başlatılan tutuklama furyasının arkasında ABD’nin olduğu ve bizzat yürüttüğü doğruydu.

Özellikle ordu içinde Avrasyacıların hakim hale gelmesi, ABD’yi harekete geçirdi. Açıkça “ordu hizadan çıktı” diyerek, bu işe doğrudan el attı. Öyle ki, ABD’nin Romanya ve Bulgaristan’la ikili anlaşmalar yaparak Karadeniz’de bir NATO üssü kurmasını önleyen Deniz Kuvvetleri’ni tamamen boşalttılar. Benzer şekilde Hava Kuvvetleri’ni de hedefe çaktılar. Sonuçta orduyu istedikleri hale getirdiler.

Çünkü Türkiye, Ortadoğu’daki emperyalist hegemonya savaşının “merkez ülke”siydi. O yüzden her emperyalist ülke, Türkiye’yi kendi tarafına çekmeye çalışıyordu. İçerde yaşanan klik çatışması da bunun ürünüydü. Ve bu çatışma halen sürüyor…

Türkiye’de burjuvazi, tarihsel olarak parçalı bir yapıya sahiptir. Osmanlı’dan bu yana farklı emperyalistlerle kurulan bağlar, bir biçimde etkisini göstermekte, bunun yanında yeni ilişkiler de kurulmaktadır. Burjuvazi içinde ABD ile ilişkileri eski rotasına sokmaya çalışan kesim ile, yeni düzen içinde yeni güç odaklarıyla ilişkileri geliştirip en iyi yeri kapmak için uğraşan kesim arasında şiddetli bir rekabet ve çatışma vardır ve sonlanmamış da değildir.

2007-2013 yılları arasında bu çatışmanın odağı Ergenekon’du. Ergenekon operasyonları ile ABD üstünlüğü ele geçirmiş göründü. Devletin hemen tüm kurumlarından Avrasyacılar büyük oranda temizlenmiş, onların yerini Cemaat kadroları, yani ABD yanlıları doldurmuştu. 1 Mart tezkeresine rağmen ABD, Irak işgali sırasında pek çok kolaylık elde etti. Sonrasında bölgedeki her gelişmeye müdahalesinde Türkiye’yi kullandı.

Ama hemen yanıbaşımızdaki Rusya, uzaklarda olmasına rağmen çok etkili olmaya başlayan Çin, keza başta Almanya olmak üzere AB ülkeleri, Türkiye’den elini hiç çekmedi. Yani Türkiye, ABD için dikensiz gül bahçesi değildi. Dünya ölçeğinde yaşadığı irtifa kaybı, Türkiye’deki hegemonyasını da sarsacak, diğer emperyalistlerin eli güçlenmeye başlayacaktı. Onun için anlık ya da dönemsel üstünlükler, tablonun tümünü görmemize engel olmamalı. Ve bir olay üzerinden “bu iş bitti” diye bakılmamalı. Ergenekon davası öyle olmadığını gösteren en tipik örneklerden biridir.

 

Klik çatışmasına alet olanlar

Hal böyleyken, kimi devrimci-demokrat kişi ve örgütler, Ergenekon’la yargılananın darbeciler, kontra çeteleri olduğuna inanarak AKP’nin (dolayısıyla ABD’nin) değirmenine su taşıdılar. Kimileri ise gericiliğe karşı “laikçi”lerin yanında saf tutarak, Avrasyacıların (dolayısıyla Rus-Çin blokunun) yedeğine düştü.

Yani “sol” bu konuda ikiye bölünmüştü. Özellikle AKP’nin “demokrasi”, “sivilleşme”, “askeri vesayetten kurtulma” argümanlarına kapılanlar çok oldu. Klik kavgasının altında yatan nedenleri sergilemek, ortalığı kaplayan yalan ve demagojilere karşı gerçekleri anlatarak halkı bilinçlendirmek yerine, bunun bir parçası oldular.

Burjuva kliklerin çatışmasını iki ayrı uçtan değerlendirip taraf olanların başında TKP ve ÖDP geliyordu. Diğerleri de bu iki görüş etrafında kümeleniyor, örtük de olsa kliklerden birinin tarafı oluyorlardı. Bir yanda Avrasyacıların anti-ABD’ciliğini anti-emperyalizm gibi gösterenler, dinci-gericiliğe karşı laikliği-aydınmacılığı savunanlar vardı; diğer yanda darbe karşıtlığına, sivil demokrasiye, “derin devlet”in çökeceği, çetelerin yargılanacağı masalına inananlar…

TKP, Avrasyacı kesimin yanında saf tutarak, açıktan “TKP bu kavgada taraftır” dedi. Bunu da “ileriye, eşitliğe, özgürlüğe, adalete, barışa ulaşabilmek için daha önceki ilerlemelerin korunması… bu ilerlemelerin yok edilmesine karşı konum alınması” şeklinde gerekçelendirdi.

ÖDP ise, Ergenekon operasyonunu “demokratikleşme adına büyük bir adım” olarak niteleyip destekledi. Ayrıca AKP’ye yakın örgütler tarafından organize edilen “Darbeye Dur de!” yürüyüşlerine katıldı. (ÖDP’nin yanı sıra DTP ve SDP de bu yürüyüşlerin içinde yer aldılar.)

ÖDP’nin o dönemki başkanı Ufuk Uras, Ergenekon davasında AKP’den yana olmayı, “demokrasiyi savunmaktan kimse rahatsızlık duymamalı” diyerek meşrulaştırmaya çalışıyordu. Operasyonların kapsamının genişletilmesi için imza toplamaktaydı.

Tabi ki, Kürt hareketi de Ergenekon’la kontrgerillanın yargılanacağı demagojisine kendini kaptıranların içindeydi. Onların teşvikiyle başta Diyarbakır olmak üzere tüm Kürt illerinde savcılıklara dilekçeler yağdı. Özellikle ‘90’lı yıllarda büyük bir vahşet yaşamış olan Kürt halkı, savcılıklara gidiyor, tanıklıklarını aktarıyor, resmî-sivil bütün sorumluları ayrıntılarıyla tarif ediyordu.

Ergenekon kapsamında JİTEM’in kurucularından Arif Doğan başta olmak üzere birçok ismin gözaltına alınması, keza “faili meçhul” cinayetlerle anılan Veli Küçük’ün tutuklanması, bu yöndeki umutları arttırmıştı. ’77 1 Mayıs katliamından Gazi’ye, aydınların katledilmesinden Kürt işadamlarının öldürülmesine, birçok olayın aydınlanacağı ve tutuklananların bunlardan yargılanacağı sanılıyordu.

Fakat yaklaşık 2500 sayfayı bulan iddianamede, sözü edilen katliam ve cinayetlerin hiçbiri yoktu. Savcılar, “bu davanın askerle, polisle, MİT’le ilişkisi yoktur” dediler. Ama 20 Ekim 2008 tarihinde başlayan ilk duruşmaya gidenler arasında, DTP, SDP, ESP, İHD gibi kurumlar vardı. Ve bunlar davaya müdahil olma talebinde bulundular. AKP hükümetinin olayın üzerine yeterince gidemediğini, kendileri müdahil olunca kontrgerillayı yargılamanın yolunun açılacağını iddia ettiler. Fakat böyle bir şey olmadı. Hatta diyebiliriz ki, bu süre içerisinde devletin hemen tüm kurumları hakkında birçok şey ortalığa dökülür ve itibar kaybına uğrarken, dokunulmayan ve korunan tek yapı kontrgerilla oldu. Yani dağ fare bile doğurmadı!

Reformist partilerde burjuva kliklerden birine yedeklenme çok daha açık görülürken, kimi devrimci kesimler daha temkinli yaklaştılar. Fakat klikleri tanımlamayı, arkasında yatan güçleri deşifre etmeyi, aralarındaki çatışmanın gerçek nedenini ortaya sermeyi başaramadılar. Bu konularda kafa karışıklığı halen sürmektedir.

Elbette bu, ML ideolojik/siyasal bakışta yaşanan gerilemenin sonucuydu. Somut durumda ise, emperyalist savaşı, emperyalistler arası çelişkileri ve onun işbirlikçilerine yansıyan halini doğru analiz edememelerinden kaynaklanıyordu. Kürt ulusal hareketinden ve reformizmden etkilenme, devlet, demokrasi, ordu gibi temel konularda bile sapmalara yol açıyordu. Bu durum AKP’nin işbaşına geldiği 3 Kasım 2002 seçimlerinden itibaren giderek koyulaşan bir şekilde kendini her gelişmede ortaya koyacaktı.

Bunun başında Atılım Dergisi geliyordu. Atılım, 2002 seçimlerinde AKP’yi “değişimci”, orduyu ise, “statükocu” görerek klik çekişmesinde tavrını ortaya koymuş oldu. Klikler açısından çok kritik olan 22 Temmuz 2007 seçimlerinde ise, “düzen partilerine oy yok” demek yerine  “darbecilere oy yok” sloganını öne çıkararak, tutumunu daha da netleştirdi. Ergenekon davası başladığında, Atılım’ın manşeti “Ergenekon yetmez, kontrgerilla dağıtılsın!”dı.(12 Temmuz 2008) Tıpkı AB’ye uyum yasaları parlamentodan geçtiği zaman “Biraz özgürlük yetmez!” manşetini attığı gibi…

Tabi ki, “yetmez”le vurgulanan; aslında iyi şeylerin yapıldığı, fakat yetersiz kaldığıydı. O yetersizliği de kendileri devreye girerek gidermeliydiler! “Ergenekon Yetmez” manşetli sayısının başyazısında, nasıl umutlandıklarını açıkça ifade ediyorlar: “Bugün Ergenekon operasyonuyla kontrgerilla cumhuriyetinin pislikleri, işlenen katliam ve cinayetler bir kez daha ortalığa saçılıyor. Gazi katliamının bağlantıları açığa çıkıyor, Şemdinli’nin şifreleri çözülüyor, Silopi ve diğer kayıpların kaybedilişlerinin ipuçları yakalanıyor. ‘Bin operasyon’, ‘üç bin faili meçhul cinayet’in sorumlularına bir adım daha yaklaşılıyor…” (Atılım, 12 Temmuz 2008)

Oysa yapılanlar tam tersiydi. Kontr-gerilla devletten bağımsız, birkaç emekli subayla sınırlıymış gibi gösterilip ordu ve polis aklanıyordu. Daha ileri giderek, kontra çeteleriyle kimi devrimci yapıların birlikte çalıştığı iddia ediliyor, katliamların mağdurları “suçlu” ilan ediliyordu.

Elbette devrimci yapılar arasında her iki kliğe karşı da mesafeli duran ve bu kavgada taraf olunmaması gerektiğini söyleyenler vardı. Fakat bunların çoğu, her iki kliğin de ABD’ci olduğunu ileri sürüyordu. Onlara göre AKP de, Genelkurmay da NATO’cuydu, hatta BOP’çuydu! Aralarındaki çatışmanın nedeni, AKP’nin desteklediği yeni burjuvalarla, TÜSİAD patronları arasındaydı! Sanki Türkiye’de emperyalizmden bağımsız bir burjuvazi varmış gibi, bunların emperyalizmle bağları havada duruyordu!

Oysa “Ergenekon operasyonu” kapsamında yargılananlar, Rusya-Çin blokunu desteklediklerini gizlemiyorlardı. D. Perinçek’in başını çektiği İP, bunu açıktan yapıyordu zaten. Ama sadece o değil, generallerden de bu tür sözler duyuluyordu. Eski Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu “yüzümüzü İran’a, Rusya’ya dönmeliyiz” demişti mesela. Tutuklananlar; orduda, basında, üniversitelerde kendilerine “Avrasyacı” diyenlerdi ve bunların Rusya-Çin ile yakın oldukları biliniyordu.

Tüm bu veriler ortada olmasına rağmen, burjuva-liberal kesimlerin ideolojik bombardımanı, birçok devrimci hareketi etkisi altına almıştı. “Emperyalizm eşittir ABD” düşüncesi baskındı mesela. ABD’nin gücü abartılıyor, mutlak ve yenilmez sanılıyordu. Diğer emperyalistler gözardı ediliyor, emperyalistler arası çelişkiler, emperyalizmin “eşit olmayan gelişme yasası” gibi temel doğrular unutuluyordu.

 

Dava hukuken bitti ama…

Ergenekon davası hukuken bitti. Yazının başında da belirttiğimiz gibi esasında 17-25 Aralık 2013 tarihinden itibaren bitmişti, 1 Temmuz 2019’daki son duruşmada bir formalite tamamlandı, işe resmiyet kazandırıldı.

Bununla birlikte Ergenekon davasını açanlar, siyasi amaçlarına ulaşmış oldular. Çünkü ordu ve yargı başta olmak üzere devletin kurumlarından Avrasyacıları büyük oranda tasfiye ettiler. Boşalan yerlere ise Cemaat ve AKP’nin kadrolarını yerleştirdiler. Ergenekon operasyonları kapsamında -istifalarla birlikte- toplamda 30 bin muvazzaf subay, ordudan ayrılmıştı. Buralara FETÖ’cü subaylar terfi ettirildi ve 15 Temmuz darbesi onlarla gerçekleşti.

15 Temmuz sonrasında da yapılan müdahalelerle ordunun yapısını tamamen değiştirdiler. Askeri liselerin kapatılmasından, Genelkurmay’ın Savunma Bakanlığı’na bağlanmasından kadar pek çok değişiklik gerçekleşti. Erdoğan’ın 15 Temmuz’u “Allah’ın lütfu” olarak nitelemesi boşuna değildi. 5 gün sonra ilan edilen OHAL ile birlikte o güne dek yapmak isteyip de çeşitli engellerden dolayı yapamadığı pek çok şeyi yaşama geçirme olanağına kavuştu. Dolayısıyla ABD’nin Ergenekon davalarıyla amaçladığı ve AKP’nin 15 Temmuz sonrasında gerçekleştirdiği değişiklikler birbiriyle örtüştü.

Benzer bir durum yargı için de geçerlidir. 12 Eylül 2010 referandumu ile HSYK’nın yapısı FETÖ’cülerin hakimiyetini kuracak şekilde değiştirilmişti. 15 Temmuz sonrasında ise AKP’nin denetimi altına girdi. Üniversitelerden medyaya bütün kurumlarda benzer bir süreç işledi. OHAL sonrası KHK’larla “FETÖ ile mücadele” adı altında başta devrimci demokratlar olmak üzere kamudan yaklaşık 150 bin kişi atıldı. Ve boşalan yerler AKP-MHP kadrolarıyla dolduruldu.

AKP’nin ilk yıllarında söylenen “hükümet oldu ama muktedir olamadı” sözü, Ergenekon sonrasında değişmeye başladı; 15 Temmuz sonrasında ise pekiştirildi. Bu yönleriyle Ergenekon davasıyla AKP’nin siyasi amaçlarına ulaştığı rahatlıkla söylenebilir.

Fakat FETÖ ile mücadele için Ergenekonculara ihtiyacı vardı. Ergenekon’un “kumpas” ilan edilerek tahliyelerin başlaması, bu ihtiyacın ürünüydü. ABD ile gerilen ilişkiler Rusya-Çin bloku ile dengelenmeye çalışılınca, bunun içteki karşılığı Rus-Çin işbirlikçileriyle uzlaşmaya gitmek oldu.

Ayakta kalabilmek için her tür pragmatik ilişkiyi yürütmede ustalaşan AKP ve Erdoğan, bu süreçten de karlı çıkan kesim oldu. “Düşmanımın düşmanı benim dostumdur” zihniyeti ile hareket ettiler. Gülen Cemaati ile Avrasyacıları, Avrasyacılar ile Cemaat’i temizlediler ve her iki durumda da kendilerine alan açtılar.

Özellikle 15 Temmuz’un bastırılmasında Avrasyacılar çok önemli bir rol oynadı. Aksi halde darbenin başarıya ulaşması ve Erdoğan’ın sonunun gelmesi an meselesiydi. Rusya’nın bilgilendirmesinin yanı sıra, Ergenekon davasından tahliye olduktan sonra görevlerine dönen subaylar, darbenin başarısızlığa uğramasında fiili ve etkin bir rol oynadılar.

Avrasyacılar açısından da bir ABD darbesi altında tamamen ezilmektense, Erdoğan yönetimiyle uzlaşarak yeniden güçlenmenin yollarını aramak, daha doğru göründü. ABD ile Erdoğan’ın arasının açılması ve Rusya-Çin tarafına yaklaşması için yoğun çaba harcadılar. Kısmen başarılı da oldular.

Fakat Erdoğan’ın ABD ile ilişkileri düzeltme çabası hiç bitmedi. Nitekim son YAŞ kararları ile ordu içinde terfi etmesi gereken -daha önceden Ergenekon davasından yatmış subaylar- emekli edildiler. (Ki bunlar, 15 Temmuz’un bastırılmasında kritik roller üstlenen subaylardı.) Terfi ettirilen subayların ise, “gizli FETÖ’cüler” oldukları iddia ediliyor. Böylece Avrasyacılarla AKP’lilerin arası bir kez daha açıldı. Ayrıca Avrasyacılar paralı askerliğin kalıcı hale getirilmesine, askerlik süresinin kısaltılmasına da karşı çıktılar. 150 bin askerin terhis edilmesini, ordunun zayıflatılması olarak gördüler ve son YAŞ kararlarıyla “Saray’ın muhafız ordusu”nun yaratılmak istendiğini söylediler.

Son YAŞ kararları, AKP ve Erdoğan’ın ABD ile ilişkileri düzeltme çabası olarak görülmelidir. Yerel seçimlerden sonra sallanmaya başlayan “iktidar”larını korumak için yeniden ABD’ye dönerek Suriye üzerinden savaş tamtamlarını yükseltmek gibi bir yönelim içindeler. Buna karşın ABD’nin tutumunda bir değişiklik olur mu, ya da Rusya’nın buna tepkisi ne olur, önümüzdeki günlerde anlaşılacaktır.

Esasında ABD, 2013 yılından bu yana Erdoğan’sız bir AKP için uğraşıyor. 17-25 Aralık operasyonu, ardından 15 Temmuz darbesi ile bunu gerçekleştirmeye çalıştı. Fakat başarılı olamadı. Erdoğan ve ekibi de, Rusya kartını öne sürerek ABD ile pazarlık güçlerini arttırmaya çalıştılar. ABD’nin yeniden kendileriyle işbirliği yapmasını istediler. ABD ise, Erdoğan yönetimiyle bağları tümden koparmadan yeni alternatifler yaratmaya girişti. MHP’nin parçalanmasından, AKP içinden yeni partiler çıkartmaya kadar bu arayışlarını sürdürüyor.

Kısacası klik çekişmeleri, tutuklamalarla, tasfiyelerle, darbelerle ve tabi ki uzlaşmalarla devam ediyor. Ergenekon davası şahsında bir kez daha görülüyor ki, bir dönem birbirlerine “düşman” olan klikler, bir başka dönem ittifak yapabiliyor, birlikte çalışabiliyorlar. Ya da tersi, ittifak halindeyken araları açılıyor, sonra “düşman” haline gelebiliyor. Dolayısıyla bu çatışmalar, geçici ve konjonktüreldir; çatışma da uzlaşma da, çıkarlar üzerinden gerçekleşir.

Görünürde bu kavga, partiler arasındadır. Her partinin ideolojik argümanları da vardır tabii ki. Dincilik ve milliyetçilik, en önemli iki kaynaktır. Buna laiklik ya da Osmanlıcılık gibi eklemeler olsa da özü değişmez. Fakat bütün bunlar, gözler önünde olan, kitleleri kazanma amacıyla kullanılan araçlardır. Gerçekte emperyalistlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin arasında kıyasıya süren bir kavga sözkonusudur. Klik çekişmelerinin perde gerisinde onlar vardır.

Bir gün adı Ergenekon olur, diğer gün FETÖ… Birinin tarafı CHP’dir, diğerinin AKP vb… İsimler, partiler değişir, ama klik çekişmeleri hiç bitmez. Hele ki, emperyalist savaş ortamında bu çelişkiler çok daha şiddetli bir hal alır. Bugün bu çelişkilerin böyle kıran kırana yaşanmasındaki neden odur.

Fakat tüm burjuva klikleri, işçi ve emekçilere düşmandır. Onlar üzerinde yoğun sömürü ve baskı oluşturmada aralarında bir çelişki yoktur. En fazla yöntemlerinde farklılık görülür, hepsi o…

Komünist ve devrimcilere ise en küçük bir yaşam hakkı tanımazlar. Onları katlederek, tutuklayarak ya da düzene entegre ederek, tamamen yoketmek isterler. Yani hepsi karşı-devrimcidir, bu konudaki tutumları çok nettir.

Buradan da çıkarılması gereken en önemli sonuç; klik çekişmelerine bel bağlamamak, onlardan medet ummamaktır. Herkes kendi bayrağı altında, kendi davası için dövüşmelidir. Burjuvazi bunu çok iyi yapmaktadır; asıl mesele devrim cephesindedir. Bu noktada liberal ve reformist kesimler devreye girmekte, işçi ve emekçilerin bilinçlerini bulandırmaktadır. Böylece kitleler, kliklere göre bölünüp parçalanmakta ve onların kavgasına alet edilmektedir. Bunu en net haliyle Ergenekon sürecinde gördük.

Oysa “düşmanın çatlaklarından yararlanmak” için bile, devrimci bir politik duruşa ve o duruş etrafında bir güç oluşturmaya ihtiyaç vardır. Bunların yapılmadığı durumda, “yararlanayım” derken, “yararlanılan” duruma düşersin. Nitekim yaşanan süreçte böyle olmuştur.

Bu yazılara da bakabilirsiniz

pdd-arka-logo

Ordu-siyaset ilişkisi

Ordu ve siyaset ilişkisi, her dönem tartışma konusudur. Ordunun siyasetdışı ya da siyasetüstü kalması gerektiği …

pdd-arka-logo

2000’li yılların başında TÜRKİYE-ABD İLİŞKİSİ

Temmuz’da gerçekleşen darbe girişiminin ardından, Türkiye’de “eksen kayması” tartışmaları yeniden başladı. Darbe girişiminin arkasında ABD’nin …