Anasayfa / Dünya / Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya YENİ AYAKLANMA DALGASI

Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya YENİ AYAKLANMA DALGASI

İnsanlık tarihinde çok önemli bir dönüm noktasıdır “Ekim Devrimi”. Ve tam 102 yıl sonra, yine bir Ekim ayında, dünyanın dört bir tarafı ayaklanmalar, protestolar, kitlesel isyanlarla sarsılmaktadır. İşçi ve emekçiler, Şili’de devrimci sanatçı Victor Jara’nın şarkılarıyla; Lübnan’da “yoksullar dinleri-mezhepleri ne olursa olsun sömürülüyorlar” sloganlarıyla ve daha bir çok yerde, yoksulluğa ve yozlaşmaya karşı direniyorlar.

Bu kitle hareketlerinden bazıları aylar öncesinden başladı. Kesintili ya da inişli-çıkışlı da olsa uzun bir sürece yayıldı. Ancak Ekim ayı, hem bu direnişlerin güç kazandığı, hem de birçok ülkede yeni direnişlerin patlak verdiği bir tarihe dönüştü. Dünyanın dört bir yanında kitleler, talepleri uğruna sokaklara döküldü, polisle çatıştı…

 

Dünyanın sokakları alev aldı

Şili’de metro biletlerine yapılan zam, özelleştirme ve yoksullaştırma politikalarına karşı devasa bir direnişe dönüştü. Üstüste yapılan genel grevlerle işçi sınıfı da eylemlerdeki yerini aldı. Eylemler metro istasyonlarından ücretsiz geçme, turnikelerin üzerinden atlama şeklinde başlamıştı. Polis şiddeti ve hükümet baskısı arttıkça, eylemlerin seyri de değişti. Metro istasyonları tahrip edildi ve ateşe verildi, marketler yağmalandı, eylemciler polisle çatıştı. Ardından, Şili’de neoliberal saldırıların simgesi sayılan iki önemli kurum, başkent Santiago’daki ENEL enerji şirketi binası ile Banco Chile binası, eylemciler tarafından yakıldı. Son olarak, 12 Kasım günü, San Antonio’da bulunan işkence merkezi Tejas Verdes tahrip edilerek yakıldı; hatta buraya giden yollara barikat kurularak devletin yaklaşması önlendi. Ve Şili tarihinin en büyük kitlesel eylemi gerçekleştirildi. 1 milyonu aşkın insan, Ekim ayının sonunda Santiago’da miting düzenledi.

Şili halkı, güçlü bir mücadele birikimine sahiptir. Pinochet diktatörlüğüne karşı verdiği büyük mücadele, sonrasında ekonomik krizler döneminde de önemli direnişlere evrilmişti. Özellikle öğrenciler, son on yıldır bir çok defa sokaklara döküldü, etkili eylemler gerçekleştirdi. Şimdi eylemciler “neoliberal saldırıların başlangıç yeri burasıydı, ölümü de burada olacak” diyorlar. Faşist Pinera hükümetinin tüm baskılarına, OHAL ilan etmesine, polis saldırılarının şiddetine, onbinlerce insanın gözaltına alınmasına, 20’den fazla eylemcinin öldürülmesine rağmen direnmeye devam ediyorlar. Çünkü Şili işçi ve emekçilerinin talebi artık “metro zamlarının geri alınması” ya da başkan Pinera’nın vadettiği gibi reformlarla yaşam koşullarının iyileştirilmesiyle sınırlı değil. Direnişçiler, bir bütün olarak geçmişle hesaplaşmak istiyorlar. Pinochet diktatörlüğü döneminin özelleştirme politikalarıyla, Pinera hükümetinin uygulamalarıyla, Şili halkının acı çekmesine neden olan bütün neoliberal saldırılarla… Bu yüzden hükümetin vaatlerine rağmen eylemler sürüyor; özelleştirmelerin sembolü olan enerji şirketinin gökdeleni alevden bir sütuna dönüşürken, özelleştirmelere duyulan öfkenin sembolü oluyor; eylemler Şili’nin en önemli işkence merkezini yakmak gibi biçimlerle güçleniyor.

Ekvador’daki protestolar, hükümetin on yıllardır akaryakıt için verdiği sübvansiyonları, İMF’nin kemer sıkma politikaları doğrultusunda kaldırmasıyla başladı. Bu karar, genel olarak gıda fiyatlarının artmasına neden olmuştu. 2017 yılında başkan seçilen Moreno, sol partiler koalisyonunu temsilen, bir önceki “solcu” hükümetin devamcısı görünerek başa gelmiş; hemen ardından ABD yanlısı ve sağcı politikalar izlemeye başlamıştı. İMF ile anlaşma yaparak akaryakıt sübvansiyonlarını kaldırması da bu çizginin sonucuydu.

Moreno’nun kararı 3 Ekim’de genel grev çağrısıyla karşılandı. Akaryakıt sübvansiyonun kaldırılmasından en fazla etkilenen yerli halk, direnişin önderliğini üstlendi. Yerli halkın örgütü olan “Ekvador Yerli Ulusları Konfederasyonu”, sürecin en etkin kurumu oldu ve Ekvador’daki direnişi “kendiliğinden bir patlama” olmaktan çıkartarak örgütlü bir eyleme dönüştürdü. Yerli halklar, yerli milis güçlerin organize ettiği yürüyüşlerle başkente aktılar. 3 Ekim’de başlayan eylemlerde kitle otoyollara barikatlar kurdu, parlamentoyu bastı, polisle çatıştı. Bu süreçte, Ekvador tarihinin en büyük kadın yürüyüşü gerçekleştirildi. Eylemlerde 7 kişi hayatını kaybetti, binlerce eylemci tutuklandı. Ardından Devlet Başkanı Moreno, akaryakıt kararını geri aldıklarını açıkladı.

Haiti’de, 2019 başlarında neoliberal kesinti paketlerine karşı bir eylem dalgası yükselmişti. Ağustos ayında başlayan akaryakıt sıkıntısı ise, Eylül ayı ortalarından beri kesintisiz devam eden ikinci dalgayı başlattı. Bölgenin en yoksul ülkelerinden biri olan Haiti, 2010 yılındaki depremden bu yana, uluslararası yardımla ve Venezüella’nın petrol desteğiyle ayakta duruyor. Venezüella’nın ABD baskısından dolayı yaşadığı ekonomik sıkıntı, bölge ülkelerine de yansıyor. Bu koşullarda toplumun bütün kesimleri ekonomik krizden daha fazla etkileniyor. Kitleler aşırı yoksullaşırken, devlet içindeki pervasız yolsuzluklar, kitlelerin sokaklara dökülmesine, yollara barikatlar kurmasına neden oluyor. Eylemler de toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla gerçekleştiriliyor. Öyle ki, binlerce Katolik Kilisesi görevlisi bile kendi yürüyüşlerini düzenledi. Bugüne kadar 42 kişinin hayatını kaybettiği eylemler, polis şiddetine rağmen sürüyor.

Eylemlerin temel talebi, Haiti Devlet Başkanı Jovenel Moise’in, istifa etmesi. Moise’nin Şubat 2017’deki seçimleri hile ile kazandığı ve o günden bu güne yolsuzluk yaptığı söyleniyor. Darbeler ve diktatörlükler çevriminde yaşam mücadelesi vermeye çalışan Haiti halkı için, yolsuzluklar ve yozlaşma çok büyük bir sorun. 2004-2013 yılları arasında ülkede görev yapan BM askeri gücü bile, yolsuzluklar ve çocuklara cinsel tacizlerle anılıyor. Halk artık bunların hesabını soruyor.

Uruguay’da onbinlerce kişi ülkenin yeni güvenlik yasa tasarısını protesto etmek için sokaklara çıktı. Yeni tasarı, polis ve kamu güvenliğine ek olarak, bir de “ulusal koruma gücü” oluşturulması, bazı hapis cezalarının güçlendirilmesi ve gece baskınlarının yasal hale getirilmesi gibi maddeler taşıyor. Bu yasa, ülkedeki suç oranının yüksekliğine karşı bir önlem gibi sunuluyor Gerçekte ise, her türden “güvenlik” yasası, öncelikle muhalefeti, direnen işçi ve emekçileri hedef alır. Uruguay, seçimleri “sosyal demokrat”ların kazandığı, ancak darbeci-Amerikancı kesimlerin ülke yönetiminde ağırlığının sürdüğü bir ülke. Bu kesimler, ekonomik ve siyasi saldırılarını pervasızca yürütebilmek için her yöntemi kullanıyor. Uruguay halkı, bu niyetin ürünü olan yasaya karşı büyük bir direniş geliştiriyorlar.

Lübnan’da eylemlerin başlangıç noktası, hükümetin getirdiği WhatsApp vergisini protesto etmekti. Ancak eylemler hızla mezhepçi ayrımları reddeden, yoksulluğu ve yolsuzluğu gündemleştiren, ülke nüfusunun çok önemli bir bölümünü sokaklara döken protestolara dönüştü. 17 Ekim’de başlayan eylemlere ilk günlerde yüzbinlerce insan katıldı; sonrasında rakam Beyrut’ta 1 milyonun üzerine çıktı, ülke genelinde ise 2 milyon kişi sokaklardaydı. Lübnan’da nüfus, Filistinli ve Suriyeli mültecilerle birlikte sadece 7 milyon. Yani kitlelerin ezici çoğunluğu, bu protestolarda yer alıyor.

Lübnan’da devlet yönetimi, dini ve mezhepsel ayrımlara göre kotalardan oluşturuluyor. Başbakan Sünni, cumhurbaşkanı Hristiyan, meclis başkanı ise Şii mezheplerden seçiliyor. Bu sistem, bürokrasi kademesinde her kesimin kendi yolsuzluk mekanizmalarını oluşturmasını ve aşırı zenginleştirmesini kolaylaştırıyor. Vergi sorunu üzerinden sokağa çıkan kitlenin tepkisi, hızlı biçimde bu kota sistemine yöneldi. Hangi mezhep ve dinden olursa olsun, yoksulların birlikte sömürüldüğü yönündeki ifadeler, eylemlerdeki sloganların temelini oluşturdu. Eylemcilerin “fark ettik ki aşırı yoksulluk içinde yaşayan bir Hıristiyan, aşırı yoksulluk içinde yaşayan bir Sünni ya da Şii’den farklı değildir” sözleri, eylemlerin simgesi oldu. Mezhep ve din farklarının bir kenara bırakılarak, yolsuzluklarla zenginleşen bürokratların hesap vermesi talebi yükseltildi.

Hükümet, başlangıçta siyasetçilerin maaşlarını yarı yarıya azaltmak gibi reformlar açıkladı, ancak yetmedi. Bunun üzerine eylemlerin 13. gününde, başbakan Hariri dahil olmak üzere birçok bakan istifa etmek zorunda kaldı. Buna rağmen sokaklar durulmuyor. İstifa edenlerin yerine, yine aynı kota sistemiyle yönetici atanması kuralına tepki gösteriyor eylemciler. Son olarak parlamento binasını kuşattılar. Ve “halk düzenin devrilmesini istiyor” sloganlarıyla eylemlerini sürdürüyorlar.

Irak’ta tepkiler, 16 yıllık işgal ve savaş içinde, ülkenin ekonomi ve siyasetinin tamamen çökmesine yönelmiş durumda. Halk devasa bir işsizliğe ve yoksulluğa mahkum edilmiş. Lübnan’dakine benzer biçimde, yönetimin etnik ve mezhepsel kotalara göre belirlenmesine duyulan öfke de var. Sağlık ve eğitim sistemindeki bozulma, işsizlik gibi ekonomik sorunların yanısıra, bürokratların aşırı zenginleşmesi ve devasa yolsuzluklar, eylemcilerin en fazla karşı çıktığı konular. Keza İran’ın Irak üzerindeki etkisi de eylemcilerin hedefinde.

Yukarıda sıraladığımız halk ayaklanmaları içinde çatışmaların en sert yaşandığı ülke Irak. Bugüne kadar yüzden fazla eylemci öldürüldü, binlerce yaralı var. Ancak Irak halkı, 2003 yılından bu yana zaten savaş ve işgal altında. Irak’ı kontrol altına almayı başaramayan ABD, ekonomiyi talan etti, siyasal olarak kolayca çözülemeyecek karmaşık sorunlar yarattı. Ülkenin dört bir yanında, pazar yerlerinde patlayan bombalar, ABD askerleriyle yaşanan çatışmalar, IŞİD işgalinde cihatçı çetelerin insan kıyımı, Kürt bölgelerinde bir taraftan IŞİD’e diğer taraftan Irak güçlerine karşı yaşanan direniş… Ülkede ne güvenlik sorunu, ne mezhepler arasındaki güç ve iktidar savaşları ne de ekonomik yıkım bir türlü bitmedi. Dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip olmasına rağmen, halk devasa bir yoksulluk içinde. Şimdi sokaklarda bunun hesabını soruyor ve sorunlarının çözülmesini istiyor.

Sadece burada adını geçirdiğimiz ülkelerde değil, dünyanın daha birçok bölgesinde direnişler yaşanıyor. Mesela Mısır’da darbeci general Sisi’nin yolsuzlukları, internet üzerinden ortaya dökülünce toplumsal muhalefet birden patladı; Eylül ayında kitleler sokaklara döküldü. Sudan’da motorine sübvansiyonların kaldırılması, taşıma ve ulaşımın aşırı zamlanmasına neden oldu; diktatöre karşı büyük bir ayaklanmanın kıvılcımını ateşledi. Azerbaycan’da yolsuzluk ve düşük maaşların yanısıra, kadınlara yönelik şiddete karşı da kitleler sokaklara döküldü. Honduras’ta yozlaşmış yöneticilerdi eylemlerin hedefi. Endonezya’da ise kadınlar üzerindeki baskıyı artıran şeriat yasasını protesto ile başlayan isyan, işçi sendikalarının da desteğiyle büyük bir kitleselliğe ulaştı. İspanya’da Katalan liderlere hapis cezası verilmesinin ardından, Barcelona’da yüzbinlerce kişi sokaklara döküldü. vb….

 

Ülkeler farklı, talepler aynı

Dünyanın sokakları kitlelerin eylemleriyle tutuşmuş durumda. Birbirinden binlerce kilometre uzaklıktaki kentlerde, benzer taleplerle kitleler meydanlara çıkıyor, polisle çatışıyor, eylemleriyle hükümetlere geri adım attırıyor.

Farklı ülkelerde farklı nedenlerle sokaklara dökülmüş görünebilir. Şili’de metro zammı, Haiti’de yolsuzluklara karşı, Lübnan’da WhatsApp vergisine karşı… Ama hepsinin ortak özelliği, işçi ve emekçilerin üzerlerindeki dizginsiz sömürüye başkaldırıyor oluşlarıdır. Sömürünün sınıfsal niteliği çok daha çıplak biçimde kendisini ortaya koymaktadır.

Bu ülkelerde bir avuç zengin tüm servete el koyarken, milyonlarca insan açlıkla karşı karşıya. Gelir dağılımındaki eşitsizlik, uçuruma dönüşmüş durumda. Devlet kademelerinde yolsuzluklar göz göre göre ve pervasızca yapılıyor. Özelleştirmeler, en temel insani ihtiyaçların karşılanmasını bile engelliyor. Eğitim, sağlık, emeklilik hizmetlerinin özelleştirilmesi, yoksulluğu derinleştiren bir rol oynuyor. Parası olmayanın da faydalanması gereken kamu hizmetlerinin alanı daralıyor, insanlar çaresizliğe mahkum ediliyor.

Bütün bu ülkelerde işsizlik, özellikle de genç işsizlik çok yüksek rakamlara çıkmış durumdadır. Üniversite mezunu ancak iş bulamayan, bu nedenle gelecek beklentisi kalmayan gençler, bu eylemlerin hemen hepsinde en ön saftadırlar.

Kimisinde İMF reçeteleri ile, kimisinde ise hükümetin “tasarruf” saldırılarıyla, işçi ve emekçiler ekonomik açıdan büyük bir çıkmaza itilmiştir. Bu çıkmaz, doğrudan yaşam hakkını tehdit etmektedir. Tüm dünyada bir biçimde hissedilmekte olan ekonomik kriz, bu ülkelerde çok daha derin yaşanmaktadır.

Ekonomik krizin faturası, işçi ve emekçilerin üzerine öylesine büyük bir vahşetle yıkılmıştır ki, yaşam hakkını savunabilmenin tek yolu, artık sokaklara çıkmaktır. Hem de polis saldırılarıyla ölmelerine, yaralanmalarına rağmen… Yüzlerce ölü, binlerce yaralı olduğu halde polisle çatışmaya ve eylemlerine devam etmektedirler.

Şilili bir eylemcinin “bizden o kadar çok şey çaldılar ki, korkularımızı bile çaldılar” sözleri, bu duyguyu çok iyi anlatmaktadır. Lenin’in “kitlelerin gözünde ölüm küçüldükçe, zafer yakınlaşır” tespitiyle çakışan bu sözler, eylemlerdeki kitlelerin ruh halini anlatmaktadır.

Gerçekten de, ölümlere rağmen devam eden eylemler, hemen hepsinde hükümetlerin ya istifa etmesine, ya da geri adım atmasına, “reform programları” açıklamalarına neden oldu.

Eylemlerin bir başka ortak yönü de, siyasi baskılara karşı da direniyor olmalarıdır. Seçim hileleri, hükümet yolsuzlukları, mezhepçi kotalar, faşist yasalar, toplumsal muhalefeti sindirmeye dönük kararlar, eylemlerin hedefi halindedir. Kitleler sadece ekonomik koşulların düzeltilmesini değil, siyasi özgürlükleri de talep etmektedir.

Siyasal eşitsizlik, çok temel sorunlardan biridir. Yönetici seçkinlerin kitlelere yabancılaşması, halkın sorunlarına duyarsızlaşması artık gizlenemez boyutlara varmıştır. Baskıcı diktatörlükler, faşist yönetimler siyasal baskıları artırmakta, toplumun üzerine karabasan gibi çökmektedir. Ekonomik kriz derinleştikçe, kitleleri denetim altında tutmak isteyen yönetimler, daha baskıcı-zorba nitelikler kazanmaktadır. Bu da kitlelerde yönetici seçkinlerden kurtulma, hesap vermesini sağlama, yönetime katılma ve adalet taleplerini güçlendirmektedir.

Sınıfsal taleplerin eylemlerde çok öne çıkması, eylemlerin güçlü yanını oluşturuyor. Keza devrimci söylemlerin kitlelerde yankı bulması da dikkat çekici. Şili’de “Venceremos” (Kazanacağız) gibi devrimci marşların, Victor Jara’nın şarkılarının söylenmesi önemlidir. Keza Lübnan’da hangi mezhepten olursa olsun yoksulların ezildiğinin öne çıkartılması, sınıfsal vurguyu arttırmaktadır.

Bu olumlu gelişmeler, eylemlerde devrimci önderlik olduğu anlamına gelmiyor. Eylemlerin hemen hepsi, herhangi bir örgütlenme olmadan, kendiliğinden patlamalar şeklinde gelişti. Eylemler başladıktan sonra “meclisler” kurulmakta ve direnişlere yön vermektedir. Sendikaların eylemlerde yer alması ya da önderlik etmesi bile, istisnai durumlardır.

 

Emperyalistlerin eylemlere müdahalesi

Eylemlerin en büyük eksikliği, devrimci-komünist bir önderliğin olmayışıdır. Bu eksiklik, eylemlerin sadece bugününü değil, geleceğini de belirleyecek olan en önemli unsurdur. Devrimci-komünist bir önderlik olmadığı koşulda, kitlelerin şu ya da bu düzen partisinin etkisi altına girmesi, şu ya da bu yanlış ideolojiden etkilenmesi, şu ya da bu emperyalistin çıkarlarına hizmet etmesi mümkün olmaktadır.

2011 Arap Ayaklanmaları, bu yanıyla çarpıcıdır. Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin tamamına yakını ekonomik krizin etkisiyle ayaklanmış, bazılarında diktatörleri devirecek bir eylem gücüne ulaşmıştı. Ancak emperyalistlerin hızlı müdahalesiyle, bazıları aşiret savaşlarına dönüşürken, bazılarında gerici İslamcı akımları iktidara taşıdı.

Bugün de farklı türden bir tehlike sözkonusudur. Kimi ülkelerde emperyalistlerin müdahalesi çok açık biçimde görülmektedir. Bazılarında doğrudan emperyalistler eliyle eylemler başlatılmakta, bazı ülkelerde ise kitlelerin kendiliğinden tepkilerini emperyalistlerin kendi çıkarları doğrultusunda kullanma çabaları görülmektedir.

Bolivya’da yaşanan halk hareketi, Latin Amerika ülkelerindeki Bolivarcı dalgaya karşı bir Amerikan müdahalesidir mesela. Latin Amerika ülkelerinin büyük çoğunluğu, son yıllarda yapılan seçimlerde halkçı-Bolivarcı yönetimlerini kaybetmiş, böylece daha ağır bir yoksulluğun pençesine düşmüştür. Venezüella ile Bolivya, ABD karşıtı iki önemli mevzi olarak kalmaya devam etmektedir. Son bir yılda Venezüella’da darbe gerçekleştirmek için büyük çaba gösteren ve henüz başarılı olamayan ABD, bu defa da Bolivya’yı karıştırıyor. Polisin ve ordunun tutumu bunun göstergelesidir. Ve bugün sokaklarda, ABD politikaları doğrultusunda harekete geçmiş olan kesim ile Bolivarcı-halkçı yönetimi geri isteyen kesim arasında çatışmalar yaşanmaktadır.

Bolivya ve Venezüella’da yaşananlar, aynı zamanda “barışçıl sosyalizm” denilen şeyin, sosyalizm olmadığı ve kolaylıkla alaşağı edilebildiğinin görülmesi bakımından çarpıcıdır. İlk proleter devrim olan Paris Komünü’nden çıkartılan en önemli ders şudur: Sosyalist devletin ilk görevi, egemenlerin mülksüzleştirilmesi (yani para kaynaklarına el koyulması) ve silahlı zor aygıtının ele geçirilmesidir. Bugün Bolivya’da hükümet “sosyalist” iken, ülkede burjuvazi varlığını sürdürmekte, polis ve ordunun emperyalizme bağımlılığı devam etmektedir. Böyle olunca hükümetin halkın refah düzeyini artıracak her yasası, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin engeline çarpar. Morales’in kamulaştırma kararı ve Bolivya’daki dünyanın en önemli linyit yatakları için Çinli bir şirketle anlaşma imzalaması, ABD’nin düğmeye basmasına, ordunun darbe yapmasına ve eylemlerin başlamasına neden olmuştur.

Hong Kong bir başka örnektir. Çin yanlısı yönetimin hazırladığı “suçluların iadesi yasası” nedeniyle Haziran ayından bu yana, -yasanın geri çekilmesine rağmen- Hong Kong’ta eylemler sürmektedir. Üstelik eylemciler ABD, İngiltere bayrakları taşımakta, açıkça ABD’nin yardımını istemektedir.

Irak’taki eylemler, Bolivya ve Hong Kong’dan kimi farklılıklar taşımakla birlikte, ABD’nin müdahalesiyle yönünü değiştirme ihtimali güçlenmiştir. Irak’ta halk, yoksulluk, yozlaşma ve savaş koşullarına karşı sokağa çıkmıştı. Ama içişlerine İran’ın müdahalesine duyulan tepkiyle İran Konsolosluğu’na saldırılar da gerçekleşti. ABD bu durumu kullanmaya çalışıyor. Diğer yandan Irak’taki eylemler, ağırlıklı olarak Şii kentlerinde olmaktadır. Kürt bölgesi ve Sünni kentlerinde ise daha cılızdır. Ayrıca eylemlerde İran bayrağı yakılmakta, fakat ülkeyi 16 yıldır işgal eden ABD karşıtı bir hareket görülmemektedir.

Son günlerde İran’da başlayan kitle eylemleri de bu kapsamdadır. Eylemler akaryakıt zamlarına karşı başlamıştır. Ağır ABD ambargosu altındaki İran’da ekonomik kriz, kitlelerin yaşamını daha da zorlaştırmıştır. Keza ülkedeki şeriat düzeni ve demokratik hak taleplerinin şiddetle bastırılması, tepkileri arttırmaktadır. Ancak eylemlere ABD’nin müdahale ettiği, destek verdiği de bilinmektedir.

Aslında emperyalistler her zaman, kendileri ile işbirliği yapmayan devletleri cezalandırmak için kitle eylemlerini kullanmaya çalışırlar. Unutulmaması gereken nokta şudur: Tek başına emperyalistlerin müdahalesi ile bir kitle eylemi başlamaz! O ülkede, kitleleri sokaklara dökecek ekonomik ve siyasi sorunların varlığıdır belirleyici olan. Kimi zaman kendiliğinden patlayan bir halk hareketini emperyalistler kendi çıkarları için kullanabilir; kimi zaman da varolan ekonomik ve siyasi sorunları kaşıyarak eyleme dönüşmesine vesile olur. Ama her koşulda, aslolan o ülkenin kendi iç sorunları, kitlelerin yaşamsal talepleridir.

Bu nedenle bizim bakmamız gereken yön, dünya halklarının bugün gerçekten çok ciddi ekonomik ve siyasi sorunların kıskacı içinde, direnmeye çalıştıklarıdır.

 

Bu dalga, öncekini aşıyor

Dünyanın sokakları kitlelerin güçlü direnişleri ile sarsılıyor. Bir kez daha, tek tek ülkelerden yükselen dalga, pek çoğunu etkisi altına aldı.

2011 yılındaki Arap ayaklanmalarının ardından, dünya çapında yaşanan ikinci ayaklanma dalgasıdır bu. Kitleler mücadele içinde öğrenir ve ilerler. Bu yanıyla Arap ayaklanmaları ile kıyasladığımızda, bu ikinci dalganın öncekini birçok yönden aştığını söyleyebiliriz.

En başta, daha yaygın ve kitleseldir. 2011’deki direnişler asıl olarak Müslüman coğrafyasında, Kuzey Afrika ile Ortadoğu merkezli yaşanmıştı. Bugün yaşanan ayaklanmalar ise, Şili’den Irak’a, Fransa’dan Lübnan’a, Azerbaycan’dan Haiti’ye kadar, dünyanın dört bir yanını kapsamaktadır. Sadece yaygınlık bakımından değil, kitlesellik yönüyle de ilkini aşmıştır. 7 milyon nüfuslu Lübnan’da 2 milyon kişilik eylemler yapılmaktadır mesela.

İkincisi, daha radikal bir nitelik taşımaktadır. Kitleler sokaklarda polis ve ordu ile militan çatışmalar içindedir. Özellikle Şili’de ekonominin-özelleştirmenin sembolü olan binaların ve işkence merkezinin yakılması, seçilen yerlerin isabetliliği kadar, halkın öfkesinin boyutlarını göstermesi bakımından çarpıcıdır.

Üçüncüsü, talepler daha ileri, daha sınıfsaldır. Örneğin “azami ücret” belirlenmesi talebi ile zengin-yoksul arasındaki devasa açıyı kapatma talebi var. Ayrıca hükümet değişikliği ile yetinmeyen, sistemin değişmesini isteyen bir kitle sözkonusu. En önemlisi, emperyalizmin son dönemde ileri sürdüğü kimlik siyasetine indirilen ölümcül darbedir. İşçi ve emekçiler mezhep ve ulus farklılıklarıyla bölünmenin hep kendi zararına işlediğini görmüştür. Şimdi kimlikler üzerinden değil, sınıflar üzerinden konuşmakta, hangi mezhep ya da ulustan olursa olsun bölünmenin yoksullar ve zenginler şeklinde olduğunu söylemektedir.

Eylemlerde atılan “Biz vatandaş değil proleteriz” ve “Yoksula ekmek yoksa, zengine huzur yok” sloganları son derece önemlidir ve sınıfsal yönün güçlendiğini göstermektedir.

Dördüncüsü, devletin geri adımları eylemleri bitiremiyor. Arap ayaklanmalarında diktatörün devrilmesiyle birlikte sönümlenmişti. Bugün ise, hükümetler istifa ediyor, zamlar ya da saldırı yasaları geri çekiliyor, reformlar vaadediliyor; ancak eylemler bitmiyor.

“Direnişlerin hafızası” vardır. Kitlelerin tarihsel ve toplumsal birikimleri, yeni kuşaklara bir biçimde geçer; her yeni eylem, bir öncekinin deneyimlerini kuşanarak yükselir. Kitleler eylemin içinde öğrenir, dersler çıkarır ve bu dersler doğrultusunda yeni örgüt-mücadele biçimleri yaratır. Son ayaklanma dalgasının, 2011’i aşmasının böyle bir diyalektiği vardır.

Dahası, bu kadar çok ülkede halk birden hareketlendiğinde, her direniş, diğer halkların direnişinden etkilenmekte, örgütlenme ve mücadele deneyimlerinden faydalanmaktadır. Bu zenginlik, eylemlerin giderek daha radikal biçimler almasını ve sürekliliğini sağlamaktadır.

Bu koşullarda özellikle Latin Amerika ülkelerinde “demokratik sosyalizm”, “barışçıl geçiş” söylemlerinin çökmüş olması, bir olumsuzluk olarak görülmemelidir. Tam tersine bu durum, önümüzdeki süreçte radikal biçimleri ve sınıfsal vurguları güçlendirecektir.

Devrimci bir önderlik eksikliği, eylemlerin en zayıf yanını oluşturmaktadır. Ancak her direniş, geçmişin birikimleri üzerinden yükselir. Her eylem, her grev, kitleleri devrimci ayaklanmaya hazırlayan okullardır. Ve kitleler, kendi deneyimleri ile öğrenerek ilerlerler…