Anasayfa / Genel / Arkayazı / YAŞANAN III. EMPERYALİST PAYLAŞIM SAVAŞIDIR

YAŞANAN III. EMPERYALİST PAYLAŞIM SAVAŞIDIR

Elimize posta kanalıyla ulaşan TİKB(B) 6. Konferans Belgeleri’nden bir bölümü, güncel ve tarihsel öneminden dolayı yayınlıyoruz.

 

“Şimdi savaşlar ilan edilmiyor, savaşlara başlanıyor”

(Stalin)

11 Eylül 2001’de ABD’nin İkiz Kuleleri üzerinde dev bir molotof gibi patlayan uçak saldırıları ile başlayan III. Emperyalist Paylaşım Savaşı, dünyanın genelini etkisi altına alarak sürüyor.

2002 yılında gerçekleştirilen I. Kongre’de, bunun yeni bir emperyalist paylaşım savaşı olduğunu görmüş ve nedenleriyle ortaya koymuştuk.

Ancak bu gerçek uzunca bir süre farkedilmedi. Hemen tüm siyasal yapılar, bu savaşı “yerel-bölgesel” savaşlar olarak ele aldılar. Son yıllarda tek tük bazı kesimlerden “3. Dünya Savaşı” tanımları gelmeye başlamışsa da, genel olarak savaşın gerçek düzeyi görülmüyor, gösterilmiyor.

Kendini siyasal-ekonomik-askeri her alanda çarpıcı biçimde ortaya koymasına rağmen, III. Emperyalist Savaş gerçeğinin devrimci çevrelerde bile tanımlanmamasının iki temel nedeni vardır: Birincisi “artık yeni bir dünya savaşı yaşanmayacağı” yolundaki yanlış teorilerdir. İkincisi ise günümüzdeki savaşın bu kadar uzamasının nedenlerini çözümleyemeyen ve yaşanmış iki emperyalist savaşa benzemeyen yanlarını temel alan “şabloncu” bakışaçısıdır.

İlk iki emperyalist savaşın arasında sadece 20 yıl vardı. 1914’te başlayan I. Emperyalist Savaş, 4 yıl sonra 1918’de bittikten 20 yıl sonra, 1939’da ikincisi patlak verdi. Bu defa biraz daha uzun süren savaş, 6 yıl sonra 1945 yılında, sosyalist Sovyetler Birliği’nin (SB) Almanya’ya girmesiyle bitti.

Sonrasında “III. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın yaşanmayacağı” yolundaki teoriler, pek çok kesim tarafından ileri sürüldü. Bunu savunanlar, nükleer silahlar başta olmak üzere silahlanma teknolojisinin “caydırıcı” boyuta ulaşmasının, emperyalistleri yeni bir savaşa girmekten alıkoyduğunu ileri sürüyordu. Öyle ki, nükleer silahların devreye girdiği bir savaşta, dünyanın tamamen yokolması ihtimali vardı. Bu durumda emperyalistlerin “akıllı” ve “uzlaşmacı” davranarak açık savaşlardan kaçınacağı varsayılıyordu. Hatta “soğuk savaş” terimi, tam da bunu ifade etmek için üretilmişti. Ülkemizde devrimci hareketin önderlerinden Mahir Çayan’ın “entegrasyon” teorisi de, aynı bakış açısını taşıyordu.

Üstelik, aradan geçen zamanın kendilerini doğruladığına inandılar. II. Emperyalist Savaş’ın ardından geçen onyıllar boyunca, “soğuk savaş” yaşandı, Vietnam işgal edildi, Sovyetler Birliği parçalandı, hatta ‘90’ların başında ABD kendi dünya imparatorluğunu, “tek kutuplu dünyası”nı ilan etti vb. Kısacası pek çok önemli gelişme yaşandığı halde, yeni bir dünya savaşının patlamadığı görüldü. “Demek ki yerel-bölgesel savaşlar olacak, ancak yeni bir dünya savaşı yaşanmayacak” tezi iyice pekişti.

Oysa bir emperyalist savaşın öncelikli tek bir koşulu vardır: Paylaşılmış toprakların yeniden paylaşılması için koşulların olgunlaşması! Bu gerçekleştiğinde, savaşın başlaması emperyalizmin doğası gereğidir.

Emperyalizm öncesi toplumsal dönemlerde, büyüyen ve güçlenen sömürgeci devlet için, dünya “uçsuz bucaksız” bir keşif alanıdır. Kimi zaman savaşarak bazı ülkeler üzerinde hakimiyet kurarlar, kimi zaman da ilkel kabilelerin yaşam sürdürdüğü “yeni” toprakları “keşfederler”. Her halükarda büyüyen ekonomik ve askeri güçlerini gerçekleştirme alanları ve olanakları bulunur.

Emperyalizm dönemi ise, dünya üzerindeki her karış toprağın paylaşıldığı bir evredir. Sahipsiz tek bir alan kalmamıştır. Artık büyüyen ve gelişen bir emperyalist, kendi hegemonya bölgesini oluşturmak, kendi pazar alanlarını yaratmak için, başka bir emperyalistle savaşmak zorundadır. Bu nedenle Lenin, “emperyalist savaş” kavramını, “paylaşılmış toprakların yeniden paylaşılması” olarak tanımlamıştır.

Kendi pazar-alanını genişletmek, dünya pazarlarındaki payını artırmak isteyen her emperyalist, bunun savaşını verir. Çünkü pazar-alanını genişletmek, emperyalistler arasında “uzlaşma” ile, “akıllı yönetim”le gerçekleştirilebilir bir şey değildir.

Hiçbir emperyalist, kendi pazar-alanını bir başkasıyla paylaşmayı kabullenmez. Bu nedenle, ne yokedici nükleer silahlar, ne hayal edilemez bir düzeye ulaşan teknoloji, ne de “akıllı-uzlaşmacı” yöneticiler, emperyalistlerin kar hırsının da, bu kar uğruna verilecek savaşların da önüne geçemez.

Bütün emperyalist savaşların çıkış noktası ve en önemli ortak yönü budur.

I.Emperyalist Savaş, yükselen emperyalist Almanya’nın dünya pazarlarında kendi payını artırma çabasının ürünü olarak başlamıştı. II. Emperyalist Savaş’ı başlatan da yine Almanya oldu; ancak bu defa, yükselen emperyalist ABD tarafından beslenip-büyütülen, öne itilen bir Almanya vardı. III. Emperyalist Savaş ise, yükselen emperyalist Çin’in, pazar-alanlarını genişletmesini, ABD’nin engelleme çabasıdır.

Sonuçta üç emperyalist savaşın çıkış noktası farklı olmakla birlikte, hepsinin ortak paydası; “paylaşılmış toprakların yeniden paylaşımı” kavgasıdır. Bunun dışında, başka ortak yanları da vardır. Mesela bir “ön hazırlık savaşları dizisi” sözkonusudur. II. Emperyalist Savaş resmi olarak 1939’da başlamıştır; ancak 1936 İspanya İç Savaşı, II. Emperyalist Savaş’ın provası niteliğindedir. Hatta öncesinde 1931’de Japonya’nın Mançurya’yı, 1935’te İtalya’nın Habeşistan’ı, 1938’de Almanya’nın Avusturya ve Çekoslovakya’yı işgali, emperyalist savaşın bir parçası, ön çarpışmalarıdır.

III. Emperyalist Savaş ise, ABD-NATO’nun Afganistan işgali ile başlamıştır. 2003’te Irak işgali, 2006’da İsrail-Hizbullah savaşı, 2008’de Rusya’nın Gürcistan’ı işgali, 2011’de Suriye’de cihatçıların başlattığı savaş, Yemen’den Venezüella’ya, Güney Çin Denizi’nden Kırım’a Keşmir’den Libya’ya kadar, dünyanın pek çok bölgesinin savaş alanına dönüştürülmesi, III. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın etaplarıdır.

 

III. Emperyalist Savaş neden bu kadar uzuyor?

Diyalektiğin kuralıdır: Aynı suda iki kez yıkanılmaz! Ve tarihte tekerrür yoktur. Hiçbir olay, birebir aynı biçimde tekrarlamaz.

Bu, emperyalist savaşlar için de geçerlidir. Özü ve temel yanları aynı kalmakla birlikte, hem nesnel, hem de öznel değişimlerin, kimi farklılıklar yaratması kaçınılmazdır.

Geçen yıllar en başta teknolojide bir ilerleme getirmiştir. Mesela I. ve II. emperyalist savaşlar arasında, uçakların kullanımı yönüyle çok büyük farklar vardır. Keza silah sistemleri de iki savaş arasında değişiklik göstermiştir. II. Savaş’tan bu yana yaşanan teknolojik değişim ise devasa boyutlardadır. Bu nedenle, teknik-taktik olarak savaşların aynı seyri izlemesi düşünülemez.

Engels, “askeri taktik, askeri tekniğin düzeyine bağlıdır” der. II. Emperyalist Savaş ve sonrasında büyük askeri uçakların yapımı ve ağır bombardımanların bunlarla yapılabilmesi, savaşlarda hava kuvvetlerinin önemini arttırmıştır. Yanısıra havadan bombardıman ile asker ve araç zayiatı en alt düzeyde tutulmaktadır.

Yıllar içinde değişen bir başka unsur da, siyasi-ekonomik tablodur. Ne savaş koşullarını hazırlayan ekonomik krizler birbirinin tekrarı biçiminde yaşanmaktadır, ne de bu krizler karşısında uygulanan politikalar…

Her yaşanan olay, bir sonrakine önemli dersler bırakır. Emperyalistler de bu dersleri sistemli hale getirmek, kendileri için sonuçlar çıkarmak, aynı hataları tekrarlamamak için uğraşırlar. Emperyalistlerin düşünce kuruluşları, ideologları sonsuz araştırmalar yapar, sayısız raporlar hazırlar, yeni yol-yöntem oluşturmaya çalışırlar. Fakat tüm bu uğraşlara rağmen emperyalizmin doğasını değiştirmek mümkün değildir. Sadece taktiksel değişimleri gerçekleştirebilirler.

Her emperyalist savaşın -özü aynı kalmakla birlikte- farklılıklar içermesi bundandır. Doğal olarak III. Emperyalist Savaş da diğerleriyle birebir aynı olmayacaktır. Nitekim başından itibaren kendine özgü yönleriyle yeni bir emperyalist savaş sürmektedir.

 

Birincisi, ABD’nin “önleyici vuruş konsepti” adını verdiği bir yöntemle başlatılmıştır bu savaş.

İlk iki savaşı başlatan emperyalist, büyüyen-gelişen ve dünya pazarlarında kendi payını artırmak isteyen emperyalist olmuştu. Yeni gelişen emperyalist, koşulların kendisi için en uygun göründüğü anda savaşı başlatmıştı. Askeri hazırlığını tamamlamış; kendi halkını savaş politikalarına yedekleyecek argümanlar oluşturmuş; tehdit olarak gördüğü bazı ülkelerle saldırmazlık anlaşmalarını imzalamış vb. birçok hazırlığı gerçekleştirdikten sonra; yani kendisinin avantajlı pozisyona geçtiğini düşündüğü noktada başlatmıştı savaşı.

ABD’nin “önleyici vuruş konsepti” ise, tam da bu tarihsel deneyimler ışığında oluşturuldu. 2000 yılında ABD’de hazırlanan “Global Trend 2015” adlı rapor başta olmak üzere bir çok strateji belgesi, ABD için en büyük tehdidin Çin’den geleceğini tespit etmekteydi. Çin, 2000’lerin başında elbette ABD ile karşı karşıya gelebilecek bir güçte değildi; “en büyük tehdit” olacağının işaretleri bile yeni yeni oluşmaktaydı. Ancak büyüyen-gelişen emperyalist Çin’di. ABD ise eskiyi temsil eden, miadı dolmuş olan, tahtını yeni emperyaliste bırakmak zorunda olan emperyalistti.

I.Emperyalist Savaş, eskiyen-güçsüzleşen emperyalist İngiltere’nin tahtının, gelişen-güçlenen emperyalist ABD’ye devir-teslim töreni gibi olmuştu. Yeni emperyalist savaş ise ABD’nin tahtının Çin’e devredilmesini sağlayacaktı. ABD, bu gerçeği değiştirmek, tahttaki ömrünü uzatmak için başlattı III. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı… Çin’i büyümeden yoketmek; “yılanın başını küçükken ezmek” için…

“Önleyici vuruş konsepti”nin amacı ve anlamı budur: Düşman hazır değilken saldırıya geçmek! ABD’li strateji kuruluşlarının, öngörülerini engellemek (ya da geciktirmek) için bulduğu yöntem budur. Çin’in savaş hazırlıklarını tamamlamasını, karşısına güçlü bir düşman olarak çıkmasını beklemeden, onu önden karşılama girişimidir.

Bu nedenle kimin yaptırdığı şaibeli 11 Eylül saldırıları gerçekleşti; ardından Afganistan işgali başladı ve süreç ABD’nin “şer ekseni” ilan ettiği Irak- Suriye- İran-Kuzey Kore hattında ilerledi…

Ve gerçekten de Çin (ve hatta Rusya) savaşa yeterince hazır değillerdi; ancak ABD de savaş için düşündüğü kadar hazır değildi. ABD’nin askeri teknolojisi zayıflamış, Çin’inki yeterince güçlenmemişti. Ekonomik olarak ABD sürekli pazar kaybediyordu, ancak Çin de henüz dünya pazarlarını ele geçirme gücüne ulaşmamıştı. Bu nedenle 2001’den bu yana verilen savaşların her birinde, “kazanan-kaybeden” ayrımı o kadar da net bir biçimde ortaya konulamadı. “Kazanan”ın “zafer”i bulanık, “kaybeden”in tekrar tekrar hamleleri ısrarlı oldu. Bu koşullarda, hem ABD’nin “önleyici vuruş”u hiçbir şeyi önlemeyemedi, hem de savaş uzadıkça uzadı.

 

İkincisi, bu emperyalist savaşın “vekaleten” yürütülmesidir.

İlk iki savaşta, savaşın tarafı olan emperyalistler, doğrudan savaşın içindeydiler. Hem kendileri doğrudan savaşmaktaydı, hem de savaş kendi topraklarında gerçekleşiyordu. Bu nedenle, emperyalist ülkelerin toprakları ve halkları, savaşın yıkımından doğrudan etkilendi. ABD kısmen, diğer emperyalistler ise bütün gövdeleriyle savaşın yıkımını, tahribatını yaşadı.

Bugün ise emperyalistler, aynı durumu yaşamak istemiyor. Kendi topraklarını savaş alanına çevirmeden, kendi halkı savaşın tahribatını yaşamadan bu savaşı kazanmayı hedefliyor. Bunun ekonomik-siyasi-askeri nedenleri kadar, toplumsal nedenleri de var. Artık bir emperyalist ülkenin, kendi halkını savaşa yedeklemesi, savaşmaya gönüllü kılması çok kolay değil. Üzerinde patlayan bombalar ya da geri dönen asker cenazeleri sözkonusuyken kitlelerin desteğini alabilmeleri zorlaşmaktadır. 2003 yılında ABD Irak işgaline hazırlık yaptığı sırada, tüm dünyada “Irak’ta savaşa hayır” koordinasyonları kurulması ve savaş karşıtlığının en yüksek olduğu ülkenin ABD olması çarpıcı bir örnektir.

Bu koşullarda emperyalistler, savaşı kendi halkından uzak tutacak yollar devreye sokulmuştur. “Vekaleten savaş” çok boyutlu biçimde hayata geçirilmiştir.

Mesela Irak’ta Blackwater gibi paralı askerler, ABD’nin düzenli ordusundan daha fazla rol üstlenmiştir. Keza ABD’nin Suriye savaşı cihatçı çeteler tarafından yürütülmüş, ardından kendi devletini kurmaya çalışan Kürt hareketi, ABD’nin “Suriye’nin doğu sınırını ele geçirme politikası” doğrultusunda, Rakka, Deyr ez Zor gibi Kürt olmayan kentlerde savaşmıştır.

Savaşın en önemli tarafı olan Çin’e “vekalet” eden güç ise, İran’dır. İran, hem kendi çıkarları doğrultusunda (“bölgesel bir güç” olabilmek için) hem de Çin’in önünü açacak şekilde (Yemen, Suriye, Irak) savaşırken, yakın zamana kadar tek bir Çinli asker bile savaşa katılmamıştır.

Rusya, Suriye savaşına uzun bir süre girmemiş, Suriye Ordusu’nu desteklemekle yetinmiştir. Ukrayna’nın parçalanması sırasında Ukraynalı milisler, Rusya’nın politikaları doğrultusunda savaşmıştır.

Diğer taraftan, dünyanın dört bir tarafı savaş alanına çevrilirken; ABD, Rusya, Çin, Almanya gibi savaşın tarafı olan ülkelerin topraklarına tek bir bomba bile düşmemiştir. Asker cenazelerinin sayısı ise, ABD’de bile son derece düşük kalmıştır.

Kısacası bu savaşta emperyalistler, birbirlerine savaş ilan etmemiş, birbirlerinin topraklarına asker çıkarmamış, birbirlerinin göklerinden bombalar yağdırmamışlardır. Hatta başka ülkelerin topraklarında bile, iki emperyalist değil, onların besleyip-güçlendirdiği kuvvetler karşı karşıya gelerek savaşmışlardır.

Böylece “zaferler” emperyalistlerin hanesine yazılırken, “yenilgiler”, vekil güçlerin üzerine yıkılabilmiştir. Mesela Suriye ve Irak’ta ABD’nin üretimi olan IŞİD yenilmiş, bu yenilgiden ABD’nin payına düşenler gözlerden gizlenmiştir. Ya da, ABD’nin ürettiği IŞİD, ABD tarafından silahlandırılan YPG ile savaşmış; her koşulda ABD’nin kazandığı varsayılmıştır.

Vekalet savaşları “yenen-yenilen” safların netleşmesini önleyen en önemli perdedir ve savaşların uzadıkça-uzamasını getirmektedir. Ve bu tablo, ilk iki emperyalist savaşta oluşturulan şablonları tamamen paramparça etmiştir.

Zaten hayatın kendisi şablonlara uymaz. Tarihte her şey birebir aynı biçimde yaşanmış olsaydı, tarihin ileri doğru akması mümkün olmazdı.

 

Üçüncüsü, kitlelerin savaştan çıkardığı derslerin etkisidir. “Savaş”ın vahşi anlamını bilen kitleler, daha savaş başlamadan önce savaşı durdurmak için harekete geçti ve savaşın hızını kesmeyi başardı. Diğer iki emperyalist savaşa göre bu, son derece önemli bir farklılıktı.

İlk emperyalist savaş zaten bir bahane ile başlatıldığı için kitleler hazırlıksız yakalanmıştı. II. Emperyalist Savaş’ta ise, daha Alman faşizmi İspanya’da (1936) prova halindeyken bile, emperyalistler örtük biçimde Almanya’nın arkasında durduklarını gösterdiler. İspanya halkı ve onlara destek için dünyanın dört bir yanından gelen enternasyonalist birlikler, sadece İspanya-Almanya ittifakı ile değil, topyekun emperyalist blokla savaştılar, emperyalist bloka yenildiler.

Ardından Alman faşizminin işgal harekatlarında kullandığı yöntem ile (“Yıldırım Harekatı” adı verilen hızlı ve etkili bir işgal) bir “yenilmezlik miti” oluşturuldu. İşgal edilen ülkelerin egemen sınıfları hemen işbirliği yaptı, halkların direnişi ise bastırıldı. Bu da sadece işgal edilen ülkelerin halklarının değil, genel olarak dünya halklarının savaş karşısında kolektif duruşunu ve örgütlenme koşullarını zayıflattı. (İşgaller başladıktan bir süre sonra anti-faşist direnişler yeniden yükselmeye başladı)

Dahası bir çok ülkede faşist ideolojinin kitlelerde yankı bulması sağlandı; faşist devletler kendi ülkelerinde kitleleri savaş politikalarına yedeklemeyi başardı. Çok ağır ekonomik-siyasi sorunlar altında bunalmış olan kitlelere, tüm sorunlarının çözümü olarak milliyetçilik ve savaş gösterildi. Savaşa giren Almanya ve İtalya’nın, çok güçlü bir halk desteğini arkasına alması çarpıcıdır. Ve savaş karşıtı cephenin ne kadar zayıf kaldığının göstergesidir.

Ancak bugün dünya halkları, iki büyük dünya savaşında ölen milyonlarca insanın, savaşın vahşetinin, acılarının, açlığının vb. tarihsel birikimleri ile kuşanmış durumdadır. Savaşın ne işgal edilen ne de işgal eden ülkeye bir fayda getirmediği, tarihsel bellek içinde açıkça durmaktadır. Bu koşullarda hiçbir işgalci devlet, kendi halkını savaşa yedeklemeyi başaramamıştır.

Yanısıra ilk iki dünya savaşında, yükselen emperyalistlerin, dünya halklarına “vaatleri” sözkonusudur. Almanya “faşizm” ile, ABD ise “demokrasi” ile tüm ekonomik-siyasi sorunların çözüleceğini vaadetmişler, bu söylemle sadece kendi halklarının değil, dünya halklarının da desteğini almaya çalışmışlardır.

Ama bugün, savaşı başlatan ABD’nin vahşi ve katliamcı yüzü, Vietnam’da, Somali’de ve dünyanın pek çok bölgesinde teşhir olmuştur. ABD’nin vaadettiği “demokrasi” de, ABD emperyalizminin kendisi de, dünya halklarının gözünde “lanetli” bir konumdadır.

Bu nedenle Afganistan ve Irak işgalleri, tüm dünyada ve ABD’nin kendi içinde çok büyük savaş karşıtı eylemlerle karşılandı. Hatta 2000’lerin başlarında, savaş karşıtı hareketin en yüksek olduğu ülkelerden biri, ABD oldu.

Buna işgal edilen ülkelerdeki direnişleri de eklemek gerekir. Afganistan’da, özellikle de Irak’ta ABD beklemediği düzeyde ciddi bir direnişle karşılaştı. Öyle ki, işgal altındaki Irak topraklarında bile, başkent içinde özel olarak korunan bir “yeşil alan” oluşturmak, bu alanda devlet kurumlarını özel koruma altına almak zorunda kaldı. Ve ABD’nin işgal ettiği, savaş açtığı ya da vekalet savaşı yürüttüğü bütün ülkelerde, son derece önemli ve belirleyici direnişler yaşandı.

Bu direnişler, ABD’nin başlattığı savaşın ilerlemesinin önündeki en büyük engele dönüştü. ABD emperyalizmi, belli zaferler elde edemeden, yeni savaşlara başlayamadı. Mesela Suriye ve Irak’ta başarı kazanamadığı için, sonraki hedefi olan İran’a savaş açamadı. Böylece yeni emperyalist savaş, uzadıkça uzadı…

 

Dördüncüsü, öncekilerden farklı olarak, işgal edilen ülkelerdeki egemen sınıflar da genel olarak işgale karşı direniş göstermiştir.

I.Emperyalist Savaş’taki saflaşmanın “ittifak devletleri-müttefik devletleri” arasında olduğu iddia edilir. Gerçekte ise emperyalist dünya ile sosyalist dünya arasında yaşanmıştı.

Ekonomisi güçlenen ve yeni pazarlar arayan Almanya’ya, sosyalist dünyanın toprakları ve Sovyetler Birliği hedef gösterilmişti. Ve Almanya, emperyalist kampın genel olarak desteğini almış, teşvik edilmişti.

Almanya’nın işgal ettiği emperyalist ülkelerin bile, direniş göstermeden işgale razı olması, bununla bağlantılıdır. Çünkü emperyalist kamp açısından, sosyalist Sovyetler Birliği’nin güç ve etkisinin artması, kapitalist ülkelerdeki işçi ve emekçilerin sempatisini kazanması, bu ülkelerdeki sınıf mücadelesini yükselten bir rol oynaması, asıl belirleyici unsurdur.

Bu koşullarda, mesela Fransa egemen sınıfları için, savaşın hemen öncesinde Fransa’da yükselen işçi-emekçi hareketi ve İspanya İç Savaşı’na Fransız emekçilerinin verdiği destek, Alman işgali altına girmekten daha büyük bir önem taşımaktadır. “Devrimler ülkesi Fransa”da, burjuvazi için işçi ve emekçilerin direnişi, Alman faşizminin postallarından daha büyük bir tehdide dönüşmüştür çünkü. Fransa hükümeti ve ordusunun, tek bir kurşun bile atmadan Paris’i “açık şehir” ilan etmeleri ve Alman işgaline teslim olmalarının başka bir anlamı yoktur.

Benzer biçimde Almanya’nın işgal ettiği hiçbir ülkede, burjuvazinin işgale karşı direnmemesi, ortak bir tutum olduğunu göstermektedir.

ABD başta olmak üzere emperyalist ülkeler tarafından öne itilen Alman faşizmi, önce çevresindeki ülkeleri işgal ederek gücünü büyütmüş, tüm dünyaya korku salan bir “yenilmezlik miti” oluşturmuş; ardından asıl hedef olan Sovyetler Birliği’nin üzerine gönderilmiştir.

SB’yi işgal eden Almanya, savaşı kazandığında bütün emperyalist kamp kazanacaktır; savaşı kaybettiğinde ise yenilen sadece Almanya olacaktır. Savaşı kazanırsa, Almanya gelişen emperyalist olarak istediği yeni pazar alanlarına kavuşacak; yanı sıra tüm emperyalistler, sosyalizm tehlikesinde kurtularak çok geniş pazar alanlarını paylaşma olanağına sahip olacaklardır.

Diğer emperyalistler, Alman faşizmi ile olan bağlarını özenle gizlemişlerdir. Kızıl Ordu, Almanya sınırlarından içine girdiğinde, Almanya’nın yenilgisi kesinleştiğinde, Alman subayların ABD ordusuna teslim olmaya çabalaması, faşist yöneticilerin önemli bir kısmının gizlice ABD’ye kaçırılması, yargılamalar sırasında katil bakan ve subayların az ceza almaları için emperyalist ülkelerin uğraşması gibi örnekler, bu işbirliğinin açık kanıtlarıdır zaten.

Sonuçta emperyalistler, sosyalizm karşısında birleşmişlerdir. Gelişmekte olan ve dünya hegemonyasını isteyen emperyalist olan ABD, I. Emperyalist Savaş’ın yenileni Almanya’yı güçlendirerek Sovyetler Birliği’ne karşı savaşmaya hazırlamıştır. Ve bu yönüyle, Almanya’nın sosyalist SB’ye karşı savaşının, bir anlamda vekalet savaşı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bugünkü savaşta ise, “paylaşım” için masaya yatırılan “pasta”, bütün bir emperyalist-kapitalist dünyanın pazar alanlarıdır. Bu durum, emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkileri keskinleştirmekte, çatışmalarını arttırmaktadır. Dolayısıyla çağın “temel çelişki”leri yer değiştirmiştir. “Emperyalist kamp ile sosyalist kamp arasındaki çelişki” şimdilik ortadan kalkmıştır. “Proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişki” ise, sınıf mücadelesindeki gerileme sonucu ikinci plana düşmüştür. Burada yaşanan asıl çelişki, “emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişki”dir. (Çağın temel çelişkisi elbette ki, proletarya-burjuvazi arasındaki çelişkidir; ancak emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişki bu dönemde öne çıkmıştır, bu durum geçicidir, dönemseldir. Aslolan ve bu büyük savaşın sonucunu belirleyecek olan proletarya-burjuvazi çelişkisi olacaktır.)

Bu nedenle emperyalistlerin kendi çıkar çatışmaları belirleyici hale gelmiştir. Ve savaş alanına dahil edilen her ülkedeki egemen sınıflar, işbirliği yaptığı emperyalistin çıkarları doğrultusunda işgale karşı direnmekte ya da işgalle uzlaşmaktadır.

Mesela Suriye’de ABD işbirlikçisi cihatçı örgütler işgale zemin hazırlamaya çalışırken; Suriye devleti, Suriye halkının önemli bir kısmının desteğini de alarak ABD’ye ve onun işbirlikçisi cihatçı çetelere karşı direnmektedir.

Bu gerçek, işgal altındaki ülkelerde “sınıf uzlaşmacı” eğilimleri güçlendirmekte, bir emperyaliste karşı başka bir emperyalistin desteğini meşru görme tutumu artmaktadır. Esasında bu durum, sınıf mücadelesinin geri bir düzeyde seyretmesinin nesnel-kaçınılmaz bir sonucudur. İşçi ve emekçiler, kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda ve kendi burjuvalarına karşı, devrim ve sosyalizm mücadelesini verecek bir sınıfsal bilince ulaşamadıkları sürece, burjuvazinin planlarına-çatışmalarına-çıkarlarına yedeklenmekten kurtulamazlar.

II.Emperyalist Savaş ile III. Savaş arasındaki temel farklardan biri de budur. Almanya, II. Emperyalist Savaş sırasında işgal ettiği ülkelerde sadece halkın direnişi ile uğraşırken, egemenlerle işbirliği yapmanın rahatlığını yaşıyordu. Bugün ise, işgalci emperyaliste karşı direniş çok yönlü biçimde büyüyor. Ve bu durum, savaşın uzamasını, sarkmasını sağlıyor.

 

Beşincisi, işgalci emperyalist stratejisini, kazanamasa bile kaybetmeme üzerine kurmuştur. İlk iki emperyalist savaşta, savaşın tüm evreleri çok hızlı biçimde ilerlemiş, kazanan-kaybeden hızlı biçimde netleşmişti. Hatta II. Emperyalist Savaş sırasında Almanya, girdiği her ülkeyi çok hızlı biçimde ele geçirmeyi başarmıştı.

Bugün ise saldırgan emperyalist olan ABD, işgal ettiği hiçbir ülkede, somut kazanım, somut zafer elde edemiyor. “Kazanan” olmaya gücü yetmeyince, “kaybeden” olmamak için zaman kazanmaya çalışıyor. Futboldaki “oynatmama” taktiğine benzer biçimde, “oyun-kuran” olamadığı koşulda, “oyun-bozan”lık yapıyor.

ABD’nin Ortadoğu’da vermeye çalıştığı savaşın bir yanında petrol ve doğalgaz başta olmak üzere enerji kaynaklarına sahip olma hedefi durmaktadır. Diğer yanda ise, dünyanın en stratejik ticaret güzergahını ele geçirme, rakiplerine bu fırsat tanımama çabası vardır. Bu iki hedefin de kaynağında Çin-ABD rekabeti bulunmaktadır.

Çin için “Kuşak ve Yol Projesi” dünya hegemonyası kurmak için en önemli araçtır. Bu proje ile tüm dünya haritasını, kendi ticaret yolları olarak yeniden düzenlemeye çalışmaktadır. Ve bu projenin önemli güzergahlarından birisi, İran-Irak-Suriye üzerinden Akdeniz’e ulaşan ticaret yoludur. ABD, Irak ve Suriye savaşları boyunca, bu rotayı engellemek, bu yolun denize ulaşmasını durdurmak için uğraştı durdu. Ülkelerin tamamını ele geçiremeyince, iki ülke arasındaki sınır kapılarını kontrol altına almayı hedefledi. IŞİD başarısız olup yenilince, YPG ile Suriye hükümetinin anlaşmasını geciktirmeye çalıştı, vb. vb… Rusya’nın, Suriye’nin ya da İran’ın her kazanımına karşılık, ABD yola barikatlar döşemeye, engeller koymaya, çelme takmaya uğraştı.

Tıpkı I. Emperyalist Savaş’ta İngiltere ve Fransa’nın, gelişen emperyalist Almanya’yı durdurabilmek için Berlin-Bağdat demiryolunun kesme çabasında olduğu gibi… Bu demiryolu hattının Osmanlı Devleti içinden geçmesi, I. Emperyalist Savaş’ın Osmanlı topraklarında yoğunlaşmasında önemli sebeplerden biridir. Şimdi yine aynı coğrafyada benzer bir hamle, Çin’in yolunu kesmeye çalışan ABD tarafından yapılmaktadır. Ve bir kez daha Ortadoğu’yu savaşın merkezi haline getiren nedenlerden biri olmuştur.

ABD’nin bu hamleleri savaşın sonucunu elbette değiştirmeyecek, ABD’nin “kaybeden” olmasını önlemeyecektir. Çünkü “oyun-bozan”lık yapmak, kazanmayı sağlamaz, sadece kaybetmeyi geciktirir. Ama zaten ABD’nin de hedefi budur; zaman kazanmak! Ve bu tutum, III. Emperyalist Savaş’ın uzamasının sebeplerinden biridir.

 

Altıncısı, sosyalist bir ülkenin olmayışıdır. II. Emperyalist Savaş sırasında sosyalist Sovyetler Birliği’nin varlığı, savaşın sonucunu değiştiren en önemli rolü oynamıştı.

Dünyanın dört bir tarafındaki ülkelerden komünist partilerin üye olduğu Komüntern, sosyalizm cephesinin faşizme ve emperyalizme karşı mücadelesini yönetiyordu. Komüntern’in varlığı, faşizme karşı tüm ülkelere büyük bir destek sağlıyordu. En başta ideolojik destekti bu; faşizmin ideolojik temelini, sınıfsal konumunu net olarak ortaya koyan, ona karşı mücadelenin nasıl yürütülmesi gerektiğini gösteren, ideolojik bir önderlik yürütülmüştü. Ülkelerin komünist parti temsilcilerinin katıldığı toplantılarda tartışılıyor; kararlar kolektif biçimde alınıyordu. Komüntern II. Emperyalist Savaş sürecinde toplantı yapmayı başaramamıştı; ancak savaş öncesinde ülkelerdeki KP’leri güçlendirmede çok önemli bir rol oynamıştı. Savaş başladıktan sonra bu görev, SB’ye düştü.

Sovyetler Birliği, başından itibaren her ülkedeki anti-faşist direnişin yanında yer aldı. Sovyet topraklarında işgal başladıktan sonra da, faşizme karşı zaferler kazandıkça, diğer ülkelerde işgale karşı direnişin moral motivasyonu güçleniyordu. Kızıl Ordu, Nazileri yenerek ilerledikçe, ulaştığı bütün ülkelerde devrimler gerçekleşiyor, yönetimler değişiyor, işçi ve emekçilerin düzeni kuruluyordu.

Ve dahası, Sovyetler Birliği’nin Alman faşizmine nihai darbeyi indireceği kesinleştiğinde, bütün Avrupa’nın sosyalist kampa dahil olması ihtimali ortaya çıkınca, kaybettikleri bu savaşı bitirmek konusunda bütün emperyalistler birleştiler.

Dünyayı kan deryasına çevirmeyi hedefleyen faşist savaş, ancak SB’nin kazanacağının belli olduğu koşulda bitirilebildi.

Sosyalist bir ülkenin müdahalesi olmadığı ya da savaş sırasında bir ülkede devrim gerçekleşmediği sürece, emperyalistler kendi aralarındaki savaşları “sonsuza kadar” uzatabiliyorlar. (Tarihte 30 yıl savaşları, 100 yıl savaşları gibi çok uzun süren savaşlar vardır.) Pazarlıklar, hesaplar, tavizler doğrultusunda, bir noktada sonlanan savaş, başka bir noktadan yeniden patlayabiliyor.

Lenin’in “ya devrimler savaşları önler, ya savaşlar devrimlere yol açar” sözü çok önemlidir. I. Emperyalist Savaş’ı durduran Ekim Devrimi’dir. II. Emperyalist Savaş’ta ise sosyalist Sovyetler Birliği’nin Almanya ve tüm emperyalist sistem karşısında zaferi sözkonusudur; ve savaş bittiğinde dünyanın üçte biri sosyalist kampa dahil olmuştur. III. Emperyalist Savaş ise, güçlü devrimci dalgaların peşpeşe patlaması ile sonuçlanacaktır.

* * *

Bugünkü savaş, III. Emperyalist Paylaşım Savaşı’dır. Öncekilerden farklı yollardan ilerliyor ve uzuyor olmasının sebebi, değişen nesnel ve öznel koşullardandır. Fakat bu durum, “paylaşılmış toprakların yeniden paylaşımı” savaşı verilmekte olduğu gerçeğini değiştirmez.

Bu savaşta ABD’nin “önleyici vuruş konsepti” ile savaşı başlatan taraf olması, diğer emperyalist savaşlardan en önemli farkıdır. Dünya genelindeki kitle hareketleri ve işgale karşı direnişler, savaşın seyrini yavaşlatmakta, emperyalist saldırı planlarına darbe vurmakta; bu da bir “emperyalist savaş” yokmuş gibi bir görüntü yaratmaktadır. Diğer yandan iki veya daha fazla emperyalist ülkenin birbiriyle doğrudan savaşmıyor oluşu, bu savaşın “emperyalist bir dünya savaşı” olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Adına “vekalet savaşı” dedikleri, işbirlikçileri aracılığıyla yapılan savaşların arkasında da emperyalist ülkeler vardır. En açık haliyle Suriye’de yaşanan bu durum, giderek ortadan kalkmakta, emperyalistler doğrudan savaşa katılmaktadır.

Sonuçta bütün emperyalistler -doğrudan ya da dolaylı- bu savaşın bir parçasıdır. Zaten bir çoğu askeri birlikleri ile işgal gerçekleştirmekte ve savaşmaktadır. Ayrıca -Ortadoğu’da daha yoğunlaşmış olmakla birlikte- dünyanın dört bir yanı savaş alanıdır. Ukrayna’dan Venezüella’ya, Malaka Boğazı’ndan Basra Körfezi’ne, Güney Akdeniz hidrokarbon sahasından Kuzey Kutbu’ndaki Arktik Denizi’ne kadar dünyanın her köşesi; dahası uzayın “erişilebilir” bölümü, emperyalist paylaşım savaşının sahasına dönüşmüş durumdadır.

Bütün bu gerçeklerin ışığında 2002 yılından bu yana yaptığımız tespitin altını bir kere daha çiziyoruz: Bugün yaşanan, III. Emperyalist Paylaşım Savaşı’dır. Başlangıç tarihi 11 Eylül saldırılarıdır. Savaşın odağında Ortadoğu olmakla birlikte, bütün dünya bir savaş alanına çevrilmiş ve emperyalistlerin tümü bir biçimde bu savaşa dahil olmuştur.

Savaş, Çin’in yükselen hegemonyasını durdurmak isteyen ABD tarafından çıkarılmıştır. Ancak ABD tarihsel olarak bunu başarabilecek güçte değildir; savaş süreci bunu başaramadığının kanıtıdır.

2000’lerin başında savaş başladığında Çin ekonomik olarak ABD’den (ve dünyanın geri kalanından) daha güçlü durumdaydı; siyasi ve askeri hegemonya ise ABD’nin elindeydi.

2010 yılına geldiğimizde Çin’in ekonomik hegemonyası dünya geneline daha etkin bir şekilde yayıldı. 2008 yılında yaşanan ekonomik krizi fırsata çeviren Çin, dünyanın dört bir yanındaki ülkelere düşük faizli-uzun vadeli borçlar vererek bu konumunu daha da sağlamlaştırdı, tüm dünyayı ekonomik bir ağ ile sardı. ABD’nin ekonomik gücü ise daha da geriledi. Siyasi açıdan 2010’da ABD ile Çin denge durumuna ulaşmıştı; askeri hegemonya ise ABD’nin elinde kalan son kozdu.

2019’da ise artık ekonomik ve siyasi açıdan Çin’in hegemonyası tartışma götürmez bir durumdadır. “Kuşak ve Yol Projesi” ile Asya-Avrupa-Afrika kıtalarını bir ağ gibi sarmaktadır. Askeri açıdan ABD halen güçlü görünmektedir; ancak bu yanıltıcıdır. ABD II. Emperyalist Savaş’tan buyana hiçbir büyük savaşı kazanamamıştır. Afganistan, Irak, Suriye savaşlarındaki başarısızlığı ortadadır. Diğer taraftan, Çin kendisi doğrudan savaşa girmeden savaşmakta ve kazanmaktadır. Çin’in desteklediği İran, üç cephede birden (Irak, Suriye ve Yemen) savaşı başarıyla sürdürmektedir. İran bu üç bölgede savaşı kazanamıyor (Irak ve Suriye’de Rusya’nın yardımıyla savaşların yönü değişti), ancak yenilgi de almıyor. Bu durum, Çin ile ABD’nin askeri güçlerinin denkleşmekte olduğunun çarpıcı bir göstergesidir.

Bugünkü tablo, ABD’nin korkusunun gerçekleştiğini gözler önüne seriyor. “Önleyici vuruş konsepti” işe yaramamış; Çin’i durdurmayı başaramamıştır. ABD-Çin arasındaki hegemonya savaşının kaybedeni ABD’dir.

Bu yazılara da bakabilirsiniz

Türkiye Rojava’yı işgal ederken… EMPERYALİSTLERİN YENİ HESAPLARI

9 Ekim günü, Erdoğan hükümetinin Kuzeydoğu Suriye’ye (Rojava) başlattığı işgal sürüyor. Her gün televizyon ekranlarından …

Rojava’da işgale hayır!

Aylarca süren “Güvenli bölge” tartışmalarının ardından, 9 Ekim günü TSK Rojava topraklarına girdi. Son aylarda …